TÜRK MAKİNE SEKTÖRÜ, ZORLUKLARLA DOLU 2025’İ DE KAYIPSIZ GEÇMEYİ BAŞARDI. MAKİNE İHRACATINI YÜZDE 1,9 ARTIŞLA 28,7 MİLYAR DOLARA TAŞIYAN TÜRKİYE’NİN MAKİNECİLERİ, TONAJ OLARAK YÜZDE 6,3’E ULAŞAN KAYBINI, İHRACAT KİLOGRAM DEĞERİNİ 8,1 DOLARLIK REKOR DÜZEYE ULAŞTIRARAK KARŞILADI.
Türk makine imalat sanayisi, 2025 yılındaki ihracat maratonunu kayıpsız geçmeyi başardı. Yılı çifte rekorla tamamlayan Türkiye’nin Makinecileri, ihracatını 28,7 milyar dolara ulaştırırken, ihracat kilogram değerini ise 8,1’lık rekor seviyeye yükseltmeyi başardı. 2024 yılındaki riskler ve jeopolitik gerilimlerin yarattığı kırılganlıkların gölgesinde geçen 2025 yılında, özellikle Avrupa ülkelerindeki sipariş kayıpları Rusya pazarındaki dramatik düşüşler etkili olurken, yılın son çeyreğinde elde edilen toparlanma, Türkiye’nin Makinecilerini bir kez daha rekorlarla taçlandırdı. Dördüncü yılındaki Rusya-Ukrayna savaşının yanında, Orta Doğu’daki gerilimler ve ABD’nin başlattığı tarife savaşlarının etkili olduğu 2025’te Türkiye’nin Makinecileri, yurt dışı pazarlardaki etkinliğini de aralıksız sürdürdü. Bu amaçla küresel ölçekli sektörel fuarlarda Türk makinesinin gücü ve kalitesini tanıtmaya devam eden Türkiye’nin Makinecileri düzenlediği ve iştirak ettiği alım ve ticaret heyetlerinde ise Türk makine üreticilerini yabancı satın alma heyetleriyle bir araya getirmeye devam etti.

Yurt içinde de sektörün gelişimi için zirveler, kongreler ve sektörel toplantılar düzenleyen Türkiye’nin Makinecileri; makine sektörünün bilgi birikimi ve entelektüel kapasitesini zenginleştirmek, sektörün politika yapıcılar nezdindeki güncel görünümünü ifade etmek için kapsamlı yayınlara imza atmaya da devam etti. Tüm bu çabalar sonucunda Türk makine sektörünün 2025’te en çok makine ihracatı gerçekleştirdiği ülkeler Almanya, ABD, İtalya, Birleşik Krallık ve Rusya olarak sıralanırken, Rusya’ya uygulanan ambargolar nedeniyle ihracatımız yüzde 36,9 gibi dramatik ölçüde daralma yaşadı. Bununla birlikte Türkiye’nin Makinecileri İtalya’ya ihracatını yüzde 15,6, Birleşik Krallık’a ihracatını yüzde 11,3, ABD’ye ihracatını yüzde 9 ve Almanya’ya ihracatını yüzde 3,1 artırmayı başardı. Diğer yandan, 2025 yılı makine ihracatı miktar bazında yüzde 6,3 gerilese de ortalama ihracat kilogram fiyatımız 2024’teki 7,5 dolar seviyesinden 2025’te 8,1 dolara yükseldi ve olası kayıplar böylelikle telafi edilmiş oldu. Yine 2025’te, en fazla ihracatı yapılan üç ürün grubu evsel ve içten yanmalı motor ve aksamları, endüstriyel soğutma makineleri ile inşaat ve madencilik makineleri olurken, türbin, turbojet ve hidrolik sistemler ihracatı yüzde 17 artarak 1,1 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde gıda sanayisi makineleri yüzde 14, tekstil ve konfeksiyon makineleri ihracatı yüzde 9,5, pompalar ve kompresörler yüzde 6,9 ve içten yanmalı motorlar ve aksamları yüzde 6,6’lık artışlarla toplam makine ihracatına önemli katkılar sağlamaya devam ettiler. “2025 YILI MAKİNE İHRACATINDA, EN ÇOK İHRACAT YAPILAN İLK 10 ÜLKE SIRALAMASINDA EN YÜKSEK ARTIŞ YÜZDE 15,6 İLE İTALYA’DA YAŞANIRKEN, EN GÜÇLÜ DÜŞÜŞ İSE YÜZDE 36,9 İLE RUSYA’DA GERÇEKLEŞTİ.” REGÜLASYONLAR TSUNAMİSİNDE GÜNCEL KALABİLMEK ÇOK ÖNEMLİYDİ Son yıllarda etkisini giderek artan şekilde hissetmeye başladığımız iklim krizinin yarattığı yeşil dönüşüm çabaları, iş dünyasının 2025 ajandasında yine ilk sıralardaydı. Bağlantılı olarak dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik temaları da yıl içerisinde çokça konuşuldu ve kurumların ikiz dönüşüme uyum adımları aralıksız sürdü. Türkiye’nin Makinecileri de ikiz dönüşüm üzerine gerçekleştirdiği faaliyetlerle sektörün bilgi birikimini güçlendirmeye çalışırken, özellikle AB Yeşil Mutabakatı kapsamındaki regülasyonlar tsunamisinde güncel kalabilmek ve sektörü de gelişmeler hakkında bilgilendirebilmek için yoğun çaba sarf etti. Özellikle 2026 yılı itibarıyla uygulanmaya başlanan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması hakkındaki bilgilendirme çabaları 2025’te özellikle öne çıkan konulardan biriydi. Avrupalı sanayicilerin bile uyumda zorlandığı regülasyonlar tsunamisine Türkiye’deki en hazır sektör olan Türk makine sektörü, tüm alt segmentlerini kapsayıcı bilgilendirici faaliyetlerden taviz vermedi. Diğer yandan, küresel ölçekte giderek yükselen ticaret duvarlarını aşmanın yolunun katma değerli üretimden geçtiği gerçeğiyle hareket eden Türkiye’nin Makinecileri, yeşil ve dijital dönüşümü kapsayan ikiz dönüşüm uyumlu stratejilerde de sektöre liderlik etmeyi sürdürdü. Bu doğrultuda, kamu ve politika yapıcılarla yakın iş birliğine devam eden Türkiye’nin Makinecileri, sektörel düzenlemeler, teşvik sistemleri ve yatırım politikalarının hazırlanmasına da önemli katkılar vermeyi sürdürdü.
2026’DA TEMKİNLİ BÜYÜME ANA HEDEF OLACAK
Yeni yıla yönelik ilk senaryolar, temkinli büyümeye işaret etse de küresel riskler her zamankinden daha kırılgan bir yapı ortaya koyuyor. Devam eden ekonomik ve jeopolitik çatışmalara her an yenileri eklenirken, tedarik zincirlerinin kırılganlığı artıyor, ham maddeye erişim zorlaşıyor, üretmek ve ticaret yapmak yeni duvarlar karşısında giderek zorlaşıyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin orta yüksek ve yüksek teknolojili makineleri üretmede gösterdiği oransal artışlar, Türk makine sektörünün fiyat rekabetinden kalite rekabetine geçişini de bize müjdeliyor. Ürün çeşitliliğinde de rakiplerine kıyasla önemli bir avantaja sahip olan Türk makine sektörü, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik ihracat pazar çeşitlendirmesiyle dünyanın 200’ün üzerinde ülke ve bölgesine ihracat yapmayı, dahası hedef pazarlarında kalıcı olmayı da bu şekilde başarıyor. Dünya genelinde sanayi yatırımlarının yönünün, yeni kapasite kurmaktan ziyade mevcut makinelerin daha akıllı, verimli ve esnek hale getirilmesine doğru kaydığının altını çizen MAİB Yönetim Kurulu Başkanı Kutlu Karavelioğlu da 2026 yılına ilişkin değerlendirmesinde, “Belirsizliğin arttığı, yatırımların yavaşlatıldığı dönemlerin genel özelliği olarak, müşterilerimizin yeni makine alımlarını ertelediğini; mevcut makine ve tesislerin teknolojik ömürlerini servis hizmetleriyle uzatmaya odaklandığını görüyoruz. Daha düşük bütçe ile daha hızlı geri dönüşler vaat eden bu kademeli iyileştirme çözümlerine talep arttıkça, satış sonrası hizmetlerdeki başarı da rekabetin önemli bir unsuru haline geliyor. Bir diğer önemli eğilim ise makine sanayisinin savunma ve tarım gibi milli stratejiler gözetilen stratejik sektörlerle etkileşiminin artırılması. Küresel konjonktürle görülmemiş biçimde hız kazanan savunma sanayisi yatırımları bir yandan ileri mühendislik kapasitesini yükseltirken, bir yandan da genel imalat sanayisinin makine siparişlerindeki gerilemeyi telafi ediyor. Türkiye açısından bu tablo, işleme, döküm ve ısıl işlem, kaplama, otomasyon ve test sistemleri gibi savunma-sanayi ihtiyacı yüksek alt sektörlerde rekabet avantajı yaratma potansiyelini güçlendiriyor. Fiyat ve ürün performansından çok, üreticisinin güvenilirliği ve kurumsal kapasitesi ile rekabetin esas olduğu makine sektöründe mühendislik ve proses bilgisi satın alma kararlarını belirleyici bir hal alıyor. Bir başka ifadeyle makine ve tesislerin kurulum, entegrasyon, kiralama, servis ve bakım hizmetlerinin sektörel istihdam ve ciro içinde aldığı paylar hızla artıyor, sektör önemli bir hizmet ihracatçısı haline geliyor.” sözlerini kullanıyor.

23 ALT SEGMENTİN 12’SİNDE DÜŞÜŞ 11’İNDE ARTIŞ VAR
Gelelim Türk makine sektörünün 2025 yılı karnesinin detaylarına… Türk makine imalat sektörlerinin 2025 yılı ihracat verileri alt sektörler bazında incelendiğinde, 23 alt segmentin önemli bir bölümünde sınırlı olsa da düşüşler olduğu görülüyor. 2025 yılında değer bazında en yüksek ihracatı “İçten yanmalı motorlar ve aksamları” ürün grubu gerçekleştirirken, bu ürün grubunda 2024’te 2,3 milyar dolar olan ihracat 2025’te yüzde 6,6’lık artışla 2,5 milyar dolara yükseldi. En yüksek ihracatı gerçekleştiren ikinci ürün grubu olan “Evsel ve endüstriyel soğutma makineleri” ürün grubu ise yüzde 1’lik artışla yılı 2,4 milyar dolarlık ihracatla kapadı. Listenin üçüncü sırasındaki “İnşaat ve madencilik makineleri” ürün grubu da yüzde 5,7’lik düşüşle 1,8 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdi. 2025 yılı ihracatında değer bazında en yüksek ihracat artışını gerçekleştiren ürün grubu ise “Türbin, turbojet ve hidrolik sistemler” ürün grubu olurken, bu ürün grubundaki ihracat artışı yüzde 17 oldu. Benzer şekilde, “Klima ve sistemleri” ürün grubu yüzde 16,8, “Gıda sanayisi makineleri” ürün grubunda yüzde 14 ve “Tekstil ve konfeksiyon makineleri” ürün grubunda yüzde 9,5’lik artışlar yaşandı. Diğer yandan ihracat kilogram değerinde de makine sektörü 2025 yılını rekorla kapattı. İhraç pazarlarındaki etkinliğini fiyat rekabetinde uzaklaştırmaya başlayan ve kalite ölçeğinde rekabetini güçlendiren makine sektörü, ihracat kilogram değerini yüzde 8’lik artışla 8,1 dolara yükseltmeyi başardı. 23 makine alt segmentinin 15’inde ürün ve hizmetlerin değeri artarken, altı segmentte ihracat kilogram değeri kısmi düşüşler yaşadı, üç segmentte ise ortalama ihracat kilogram değeri değişmedi. Bu kapsamda, 2024 yılının en katma değerli ürün grupları 54,8 dolarlık ihracat kilogram değeriyle “Büro makineleri”, 30,8 dolarlık ihracat kilogram değeriyle “Türbin, turbojet ve hidrolik sistemler”, 23,2 dolarlık ihracat kilogram değeriyle “Ambalaj makineleri”, 20,8 dolarlık ihracat kilogram değeriyle “İçten yanmalı motorlar ve aksamları” ile 14,4 dolarlık ihracat kilogram değeriyle “Vanalar ve armatürler” olarak sıralandı.
AVRUPA’DA YENİDEN GÜÇ KAZANDIK
İhraç pazarlarına göre verileri incelediğimizde ise Türkiye’nin Makinecileri’nin en önemli hedef pazarı olan Almanya’ya gerçekleşen ihracatın 2024’teki 3 milyar dolar seviyesinden 2025’te yüzde 6,8’lik artışla 3,2 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. En çok ihracat yapılan ikinci ülke olan ABD’ye 2024’te 1,8 milyar dolarlık makine ihraç eden Türkiye’nin Makinecileri 2025’te yüzde 9’luk artışla ihracatını 1,9 milyar dolara taşıdı. Üçüncü sıradaki İtalya’ya gerçekleşen ihracat ise yüzde 15,6 artarak 1,2 milyar dolar oldu. Türkiye’nin Makinecileri’nin 2025 yılı ihracatında, en çok ihracat yapılan ilk 20 ülke sıralamasında, Avrupa pazarındaki etkinliğimiz artırdığımızı da net olarak görebiliyoruz. İlk 20 listesinde sadece altı ülkede gerileme yaşanırken, dokuz Avrupa ülkesinde yüzde 1,5 ila yüzde 15 aralığında artış sağlandığı görülüyor. Kuzey Afrika’da Cezayir’deki yüzde 22’lik, Asya’da Özbekistan’daki yüzde 21,4’lük ve Orta Doğu’da İran’daki yüzde 10,9’luk düşüşler ise Türkiye’nin Makinecileri’nin 2025 yılı ihracat karnesindeki riskli bölgeler olarak dikkat çekiyor.



Türk makine sektörünün 2025 yılı ihracat ve ithalat performansını nasıl değerlendirirsiniz?
Küresel ekonomik büyümenin zayıf seyrettiği, dış ticarette artış hızının tarihsel ortalamaların altında kaldığı ve ticaret savaşları ile korumacılık eğilimlerinin giderek güç kazandığı zor bir dönemden geçmekteyiz. Özellikle ticaret politikalarına ilişkin öngörülebilirliğin zayıflaması küresel görünümü kırılganlaştırmaktadır. Bununla birlikte dünya ekonomisi tarife ve ticaret politikalarındaki belirsizliklere karşı 2025 yılında göreli olarak güçlü bir direnç göstermiştir. IMF tarafından açıklanan 2026 yılı Dünya Ekonomik Görünüm Raporuna göre 2025 yılında küresel mal ve hizmet ticaretinin daha önceki beklentilerin üstünde bir performansla yüzde 4,1 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Özellikle 2025 yılında tarifelerden kaynaklı öne alımlar (frontloading) ve yapay zekâ bağlantılı ürün/ara malı talebindeki ivmelenme, 2025 yılı ticaret performansını desteklemiştir. Küresel ekonominin içinden geçtiği böylesine zorlu bir süreçte Türkiye ekonomisi; ekonomik büyüme oranı, istihdam artışı, üretim kapasitesi ve ihracat gücüyle pozitif ayrışmayı başarmıştır. 2025 yılı ihracatımız yıllık bazda yüzde 4,4 artış ile 273,4 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve yeniden rekor tazelemiştir. Mal ihracatında 2023 yılında 1,5 milyar dolar, 2024 yılında 6,2 milyar dolar yıllık artış sağlanmıştı. 2025 yılında ise mal ihracatımızda 11,7 milyar dolar net artış sağlanmıştır. Makine ve aksamları (84. fasıl) ihracatımız ise geçtiğimiz yıl 25,9 milyar dolar gerçekleşerek ihracatımıza önemli katkı sağlayan sektörlerimizden olmuştur. 2025 yılı makine imalat sanayi ihracatımızın yüzde 33’ünü Almanya, ABD ve Birleşik Krallık pazarı oluşturmuştur. ABD, İtalya, Romanya, Mısır, BAE ve Fas ise sektör ihracatımızda ilk 20’de yer alan ve 2024’e göre yüzde 10’un üzerinde ihracat artışı gerçekleştirdiğimiz ülkelerdir. Diğer taraftan, söz konusu 84. fasıl makine ve aksamları ithalatımız da 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,2 oranında artmıştır. Diğer kamu kurumlarıyla birlikte stratejik yaklaşımımız; yerli üretimin rekabet gücünü artıracak teknoloji yatırımlarını, kalite standartlarını ve finansmana erişimi kolaylaştırmak, aynı zamanda haksız rekabet oluşturan uygulamalara karşı ticaret politikası araçlarını etkin şekilde kullanmaktır. Türk makine ihracatçılarının yurt dışındaki rekabet güçleri için neler söyleyebilirsiniz? Türkiye, geniş ürün yelpazesine yayılmış güçlü bir makine imalat altyapısına sahiptir; pompa ve kompresörlerden takım tezgâhlarına, gıda ve ambalaj makinelerinden inşaat ve endüstriyel ekipmanlara kadar pek çok alt segmentte üretim kabiliyeti ve mühendislik birikimi bulunmaktadır. Sektör; nitelikli insan kaynağı, esnek üretim yapısı, proje bazlı tasarım yetkinliği ve gelişmiş yan sanayi ağı sayesinde hem iç talebi karşılayabilecek hem de yüksek katma değerli ürünlerle ihracat yapabilecek kapasiteye sahiptir. Bu üretim ekosistemi, Türkiye’nin sanayi altyapısının omurgalarından birini oluşturmakta ve yatırım mallarında dışa bağımlılığı azaltabilecek potansiyeli barındırmaktadır. Türk makine imalat sanayi ihracatçıları bugün yalnızca fiyat rekabetiyle değil; mühendislik kabiliyeti, esnek üretim altyapısı, hızlı teslim süresi ve satış sonrası hizmet kapasitesiyle öne çıkmaktadır. Avrupa başta olmak üzere gelişmiş pazarlarda kalıcı bir yer edinmiş olmaları, kalite standardı ve teknik yeterlilik bakımından uluslararası ölçekte kabul gördüklerini göstermektedir. Ülkemiz 2024 yılında Afrika Bölgesinin 84. fasıl makine ve aksamları ithalatında 9’uncu, Avrupa’nın ve Orta Doğu Bölgelerinin ithalatında 14’üncü, Amerika Bölgesinin ithalatında ise 25’inci sırada yer almıştır. AB, Türk makine sektörü için ana pazarlardan biridir. Ancak 2026 itibarıyla SKDM/ CBAM’ın kesin uygulama dönemine geçişiyle birlikte karbon izlenebilirliği, teknik mevzuat uyumu ve sürdürülebilirlik belgeleri rekabetin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. İlaveten, Bakanlık olarak küresel ekonomik gelişmeleri ve uluslararası entegrasyon süreçlerini proaktif ve bütüncül bir yaklaşımla yakından takip ediyoruz. Bu gelişmelerin ülkemiz ve sektörlerimiz üzerindeki muhtemel etkilerini titizlikle değerlendiriyor, hiçbir sektörümüzün olumsuz etkilenmemesi adına ilgili sivil toplum kuruluşlarımız, birliklerimiz ve derneklerimizle sürekli istişare ve güçlü bir koordinasyon içinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türk makine sektörünü nasıl bir yıl bekliyor? 2026’ya ait öngörüleriniz neler olabilir? Dünyadaki rekabet artık yalnızca tarifeler üzerinden değil; teknolojiye erişim, yarı iletkenler, veri egemenliği, yapay zekâ altyapısı ve tedarik zinciri güvenliği üzerinden de şekillenmektedir. Dolayısıyla makine sektörü açısından mesele sadece talep daralması değil, aynı zamanda hangi ülkelerin hangi teknolojik blok içinde konumlanacağıyla da ilgilidir. Bu jeoekonomik ayrışmanın, tedarik zincirlerini yeniden yapılandırırken yakın çevreyle ticaret “friendshoring” ve bölgesel üretim kümelenmelerini hızlandırması muhtemeldir. Diğer taraftan, savunma, altyapı, yenilenebilir enerji ve endüstriyel modernizasyon yatırımlarının sektörümüz için önemli büyüme alanları sunması beklenmektedir. Makine imalat sanayisinin geniş üretim alanı ve özellikle ara ürün üretme kapasitesi; kimyasal, inşaat, otomotiv, enerji, tekstil, tarım ve madencilik gibi önemli sektörlere girdi sağlaması sayesinde, 2026’nın stratejik adımlar ile meyve vermeye başlayacağı bir yıl olmasını bekliyoruz. 2026 yılında firmaların dikkat etmesi gereken başlıkları sıralamanızı istesek, ilk üç sıraya neleri yazardınız? Öncelikle finansal dayanıklılık ve etkin risk yönetimi, küresel dalgalanmalar karşısında güçlü bilanço yapısı firmalarımız için kritik önemdedir. İkinci olarak teknik mevzuat uyumu, sürdürülebilirlik kriterleri ve dijital dönüşüm yatırımları öne çıkmaktadır; özellikle Avrupa pazarındaki rekabeti bu alanlardaki hazırlığın belirleyeceği açıktır. Üçüncü unsur ise esasen her zaman dış ticarette kritik önem taşıyan pazar çeşitlendirmesidir. Firmalarımızın geleneksel pazarlara ilave olarak bizim için yeni olan pazarlarda etkin bir konum alması, ihracatın sürdürülebilirliğini güçlendirecektir. Makine sektörü özelinde, Ticaret Bakanlığı’nın 2026 yılı takviminde neler olacak? Hangi konulara odaklanacak ve hangi başlıklara yönelik çözümler üreteceksiniz? 2026 yılında Bakanlık olarak ihracatçı firmalarımızın istifadelerine sunduğumuz fuarlardan ticaret heyetlerine, markalaşmadan küresel tedarik zincirlerine entegre olmaya kadar birçok alanda sağladığımız çeşitli desteklerin etkin kullanımı ve geliştirilmesi öncelikli gündemimiz olacaktır. Bu çerçevede, mal ihracatına yönelik olarak 2025 yılında 25,5 milyar TL destek ödemesi gerçekleştirilmiş olup, 2026 yılında ise mal ihracatına yönelik devlet destekleri için 32,8 milyar TL bütçe ayrılmıştır. Ticaret Bakanlığı olarak 2026 yılı takviminde bu sektöre yönelik temel yaklaşımımız, ürün ihracatını güçlü finansman araçlarıyla da destekleyen bütüncül bir yapıyı devam ettirmektir. Ayrıca, makine imalat sanayisi gibi yatırım malı ağırlıklı ve proje bazlı ihracat yapısına sahip sektörlerde, alıcıya sunulan finansman imkânlarının ürünün fiyatı ve teknik özellikleri kadar belirleyici bir rekabet unsuru hâline geldiği bilinciyle; 8 Kasım’da 5973 sayılı Karar’da önemli değişiklikler yaptık. Bu kapsamda, Alıcı Kredileri Destek Mekanizması ile Türk Eximbank tarafından kullandırılan alıcı kredilerinde uygulanan faiz oranı ile OECD tarafından belirlenen CIRR oranı arasındaki fark Bakanlığımızca desteklenmekte ayrıca alıcı kredilerinden ve ihracat kredi sigortasından kaynaklanabilecek tazmin giderleri de Bakanlığımızca karşılanmaktadır. Makine imalat sanayi ürünlerinin ihracatında, özellikle Afrika, Orta Doğu, Orta Asya ve Güney Amerika gibi pazarlarda alıcıların finansman ihtiyacı, karar süreçlerinde belirleyici olmaktadır. Bu doğrultuda, söz konusu yapı sayesinde ihracatçılarımız, özellikle makine imalat sektöründe yoğun olarak karşılaşılan uzun vadeli, yüksek tutarlı ve proje bazlı satışlarda; rakip ülkelerin ihracat kredi kuruluşlarıyla eşdeğer finansman koşullarına erişebilecek, riskli pazarlarda daha güvenli ve öngörülebilir bir şekilde faaliyet gösterebilecektir. Bunun yanında ticaret politikası savunma araçlarını etkin biçimde kullanarak haksız rekabetin önüne geçmeyi, pazara giriş engellerinin azaltılmasına yönelik diplomatik ve teknik girişimleri sürdürmeyi hedefliyoruz. Makine sektörünü yalnızca bir ihracat kalemi olarak değil, sanayimizin teknoloji taşıyıcısı olarak görüyoruz. Bu nedenle Ar-Ge yatırımları, yerli tedarik zincirinin güçlendirilmesi ve nitelikli insan kaynağının geliştirilmesi stratejik önem taşımaktadır. Üniversitesanayi iş birliği, dijital üretim teknolojileri ve yeşil dönüşüm yatırımları önümüzdeki dönemin belirleyici unsurları olacaktır. Türk makine sektörü, üretim kültürü ve girişimcilik dinamizmi sayesinde küresel ölçekte daha üst liglere çıkma potansiyeline sahiptir ve biz kamu olarak bütün kurumlarımızla bu sürecin güçlü bir paydaşı ve destekleyicisi olmaya devam edeceğiz.

Üretim ve ihracatı, Türkiye ekonomisinde sağlıklı ve sürdürülebilir büyümenin lokomotifi olarak görüyoruz. Arzu ettiğimiz oranlarda olmamakla birlikte 2025 yılında da ihracatımızı artırdık. Jeopolitik risklere, emek yoğun sektörlerde yaşanan rekabetçilik kaybına ve küresel pazarlarda artan korumacılık önlemlerine rağmen geçen yıl ihracatımızı yüzde 4,5 artışla 273,4 milyar dolara çıkardık. Hizmet ihracatımız ise yüzde 4,6 artışla 122,6 milyar dolara ulaştı. Hem mal hem de hizmet ihracatında en yüksek yıllık rakamlara ulaşmamız elbette önemli. Ancak tabloyu iyi analiz etmek durumundayız. 2025’te mal ihracatımızda değer olarak 11,6 milyar dolarlık bir artış gerçekleştirdik. Farkın 7,7 milyar dolarlık kısmı otomotiv, savunma sanayisi ve mücevher sektörlerinde sadece beş firmanın ihracatından geldi. Ayrıca 5,4 milyar dolarlık parite kaynaklı artımız var. Yani parite ve beş firmanın • 38 katkısı olmasaydı 2025’i ekside tamamlayacaktık. 2026’ya ise 282 milyar dolar mal, 128 milyar dolar hizmet olmak üzere toplamda 410 milyar dolarlık ihracat hedefi ile başladık. Türkiye’nin üretim potansiyeline baktığımızda mütevazı artışları rahatlıkla gerçekleştirebiliriz. Biz Türkiye’yi uzun vadede en çok ihracat yapan ilk 10 ülke arasına çıkarmak istiyoruz. Bu hedef için ihracatımızı tabana yaymamız, tüm sektörlerden katkı almamız, sürdürülebilir büyüme ile her yıl çift haneli artışları yakalamamız gerekiyor. Bunun da yolu üretim ve ihracatı yeniden ekonomik büyümenin lokomotifi yapmaktan geçiyor. Ancak son beş çeyrektir net ihracat büyümeyi negatif etkiliyor. 2025’te Türkiye ekonomisinde sağlanan yüzde 3,6’lık büyümede de net ihracatın katkısı bulunmuyor. Çünkü maliyetlerle kur arasındaki denge bozuldu. Ocak 2022’den Ocak 2026’ya kadar geçen dört yılda asgari ücret yüzde 560, enflasyon yüzde 367, dolar kuru yüzde 217, avro kuru ise yüzde 228 arttı. Enflasyonla kur arasında dört yılda 150 puanlık fark var. 2025’i yüzde 31 enflasyon ve yüzde 20 kur artışı ile kapattık. Yüksek faiz ve düşük kur politikası, sanayideki üretim ve ihracat motivasyonunu büyük ölçüde düşürdü. Çünkü üretim ve ihracattan para kazanmak bir yana, çoğu sektör zarar yazıyor. 2025’te ilk kez ihracat yapan firma sayısı 2024’e göre yüzde 16 azaldı. Bu durum imalat sanayisinin istihdamına da olumsuz yansıyor. SGK verilerine göre Kasım 2022’de yaklaşık 4 milyon 669 bin olan imalat sanayisi istihdamı, Kasım 2025’te 4 milyon 35 bine gerilemiş bulunuyor. Bu sonuç, üç yılda imalat sanayisi istihdamında 634 bin kişilik kayıp anlamına geliyor. İhracatçılarımız için rekabetçilikle ilgili sorunlar devam ederken jeopolitik risklerin ve korumacılık önlemlerinin de arttığını, yeni ortaklıkların kurulduğunu gözlemliyoruz. Avrupa Birliği bizi çok yakından ilgilendiren iki önemli ticari anlaşmaya imza attı. En büyük pazarımız konumundaki AB, Güney Amerika’daki MERCOSUR ülkeleri ve Hindistan ile Serbest Ticaret Anlaşması imzaladı. Bu iki anlaşmanın orta ve uzun vadede Türkiye’nin ihracatına mutlaka olumsuz yansımaları olacak. Dolayısıyla bizim de Gümrük Birliği’nin güncellenmesi dâhil benzer iş birlikleri için diplomatik yollardan çok daha etkili girişimlerde bulunmamız gerekiyor. Son gelişmeler ışığında görüyoruz ki, girişimlerimizden olumlu kazanımlar elde etmeye de başlıyoruz. En büyük ticaret ortağımız olan AB ile karşılıklı iyi niyet ve yapıcı diyalog temelinde sürdürülen temasların olumlu sonuçlar vermesinden memnuniyet duyuyoruz. Sanayi Hızlandırma Yasası ve “AB Ürünü-Made in EU” politikası çerçevesinde, Türkiye ile mevcut Gümrük Birliği’nin anılan politika kapsamı içinde tanınması, ekonomik ortaklığımızın geleceği açısından çok önemli bir gelişme. Türkiye’nin, Avrupa değer zincirlerinin güçlü ve güvenilir bir parçası olduğu bir kez daha teyit edilmiş oldu. Küresel koşulların ihracatımızın önüne yeni engeller çıkardığı bir dönemde en azından rekabetçiliğimizi destekleyecek önlemleri mutlaka alabilmeliyiz. Kısa vadede rekabetçiliğimizi kazanabilmemiz için kurun bizi desteklemesi gerekiyor. Ancak bu yıl için kuru rekabetçi seviyeye çıkaracak bir ortam görünmüyor. Dolayısıyla rekabetçiliğimiz yeniden kazanabilmemiz için farklı destek mekanizmalarını devreye almak durumundayız. Bu kapsamda, istihdam desteğinin 6.000 liraya, asgari ücret desteğinin 2.500 liraya çıkarılması; döviz dönüşüm desteğinin daha etkin ve verimli bir şekilde uygulanacak düzenlemelerin yapılması; ihracatçımızın uzun vadeli ve düşük faizli finansmana erişimini sağlayacak politikaların devreye alınması gerekiyor. Taleplerimizin karşılanması durumunda mal ihracatında 2026 için 282 milyar dolarlık hedefi rahatlıkla geçebiliriz. Burada makine sektörümüz için de bir parantez açmak istiyorum. Makine sektörü, sanayinin geneline yaptığı çarpan etki nedeniyle Türkiye ekonomisi için stratejik önem taşıyor. Sektör, ülkemizin üretim gücünü, teknolojik dönüşümünü ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini doğrudan destekliyor. Makine üretimi aynı zamanda teknoloji üretimi anlamına geliyor. Son yıllarda sektörümüz Ar-Ge yatırımlarını önemli ölçüde artırdı. Yazılım entegrasyonu, sensör teknolojileri, otomasyon altyapısı ve yapay zekâ destekli üretim gibi alanlarda güçlü bir dönüşüm yaşanıyor. Biz makine üretiminde kendi teknolojisini geliştiren, mühendislik çözümleri ihraç eden bir ülkeyiz. Bugün makine endüstrimiz; geniş ürün gamı, güçlü mühendislik birikimi, gelişmiş üretim altyapısı, dünya standartlarında üretimi sayesinde bölgesel bir güç, küresel pazarlarda da yükselen bir oyuncu konumunda bulunuyor. Ancak birçok sektörümüz gibi makine de rekabetçilik konusunda sorunlar yaşıyor. Bu durum ihracatımıza da yansıyor. 2025 yılında makine ve aksamları ihracatımız yüzde 0,7 artışla 11,3 milyar dolar civarında gerçekleşti. Bu artışın da pariteden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yılın ilk iki ayını da yüzde 6,7 artıda kapatan sektörün 2026’da ihracatını 12 milyar doların üzerine çıkaracağına inanıyorum. Bugün birçok sorun yaşasak da biz ihracata uzun soluklu bir koşu olarak bakıyoruz. Dolayısıyla tüm sektörlerde olduğu gibi makinede de sürdürülebilir bir büyümeye odaklanıyoruz. Üretim teknolojilerimizi daha da geliştirmek, dijital ve yeşil dönüşümü hızlandırmak, ihracat pazarlarımızı çeşitlendirmek durumundayız. Makine ve diğer tüm sektörlerimizde ihracatımızı dayanıklılığını ve rekabetçiliğini artırmak için yüksek teknolojinin, Ar-Ge’nin, inovasyonun, tasarımın, markalaşmanın çarpan etkisinden yararlanmalıyız. Yeşil ve ikiz dönüşümü hızla tamamlamalıyız. TİM olarak bahsettiğim başlıkların hepsinde farklı paydaşlarla iş birlikleri yapıyor, birçok proje yürütüyoruz. Tüm bu çalışmalarla da halen ortalama 1,6 dolar civarında olan ihracat kilogram birim fiyatımızı 3 dolara çıkarmayı hedefliyoruz.

Küresel ekonomi ve sanayi düzeni açısından son birkaç yıl, alışılmış dengelerin hızla değiştiği bir dönem olarak hafızalara kazındı. Pandemi süreciyle başlayan kırılma Rusya-Ukrayna savaşıyla derinleşirken, Trump sonrası ABD’nin dış siyasette sertleşmesi, Suriye’nin yeniden yapılanmasındaki geçiş süreci ve Orta Doğu’da artan gerilimler dünya ekonomisinin güvenlik, istikrar ve teknoloji ekseninde yeniden şekillendiğini açık biçimde gösterdi. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar ve ticaret politikalarındaki sertleşme, sanayinin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik bir alan olduğunu yeniden hatırlattı. Ayrıcalıklı ilan edilen sektörlerin ülkelerini rekabetçi kılmakla mükellef olduklarını, bunun için de ülkelerin yalnızca askeri değil, teknolojik ve endüstriyel egemenliklerini de korumak zorunda olduklarını bir kez daha ortaya koydu. Bugün savunma sanayisi yatırımlarının tüm dünyada • 40 hızla artmasının arkasında da bu gerçek yatıyor. Ancak savunma, otomotiv, enerji veya altyapı gibi stratejik sektörlerin her biri aynı zamanda güçlü bir üretim altyapısına, ileri mühendislik kapasitesine ve yüksek teknolojiye dayanan makine sanayisine ihtiyaç duyuyor. Bir başka ifadeyle modern sanayinin bütün kritik alanların lokomotif gücü olarak makine sektörü kritik bir rol oynuyor. Bir ülkenin teknolojik bağımsızlığını ve üretim kabiliyetini belirleyen temel unsur, kendi makine ve ekipmanını geliştirme kapasitesidir. Bu nedenle makine sektörünün performansı yalnızca bir sanayi dalının gelişimi olarak değil, aynı zamanda ekonomik egemenliğin ve stratejik dayanıklılığın göstergesi olarak değerlendirilmelidir. SEKTÖRÜMÜZ TEKNOLOJİ SINIFI DAHA YÜKSEK ÜRÜNLERE YÖNELDİ Türkiye makine sanayisi de son yıllarda bu küresel dönüşümün içinde önemli bir performans sergiledi. Serbest bölgeler dâhil toplam makine ihracatımız 2025 yılı sonunda 28,7 milyar dolara ulaşarak tarihî bir seviyeye çıktı. Küresel talebin zayıfladığı ve finansman koşullarının zorlaştığı bir dönemde elde edilen bu sonuç, sektörümüzün dayanıklılığını gösteren önemli bir gösterge oldu. Nitekim aynı dönemde tonaj bazında yüzde 6’nın üzerinde bir gerileme yaşanırken kilogram başına ihracat birim fiyatımız 8,1 dolara yükseldi. Bu tablo, sektörümüzün rekabet gücünü mühendislik yoğunluğu daha yüksek ve teknoloji sınıfı daha gelişmiş ürünlere yönelerek koruduğuna işaret ediyor. Ancak Türkiye’nin performansını doğru değerlendirmek için küresel tabloya da bakmak gerekiyor. 2025 yılında dünya mal ticareti yaklaşık 1 trilyon dolar artarak 26 trilyon dolara yaklaşırken bu artışın yaklaşık 250 milyar doları makine ihracatından geldi. Böylece küresel makine ihracatı yaklaşık yüzde 9 artışla 3 trilyon dolara ulaştı. Bu büyüme oranı, değer artışı açısından bakıldığında dünya makine ihracatının Türkiye’deki artıştan daha güçlü seyrettiğini gösteriyor. Bir başka ifadeyle Türkiye makine ihracatında tarihi bir seviyeye ulaşmış olsa da küresel rekabetin hız kesmediği, hatta bazı alanlarda daha da yoğunlaştığı bir dönemde bu rakamları iyi analiz etmek gerekiyor. 2025 yılında özellikle finansman koşullarının sıkılaşması, güçlü TL ortamı ve maliyet baskıları sektörün fiyatlama gücünü zorladı. Üretim maliyetleri ile kârlılık arasındaki makasın açılması Ar-Ge ve dönüşüm yatırımlarına ayrılabilecek kaynakları sınırladı. Kapasite kullanım oranlarının yüzde 63 ila yüzde 64 seviyelerine kadar gerilemesi ise iç talepteki zayıflığın ve yatırım iştahındaki duraksamanın açık bir göstergesi oldu. Buna rağmen sektörümüz, mühendislik kapasitesini artırarak ve ürün kompozisyonunu daha yüksek katma değerli alanlara kaydırarak ihracat gelirlerini korumayı başardı. 2017 sonunda 15 milyar dolar olan makine ihracatımızın 8 yıl içinde yüzde 90’dan fazla artarak 28,7 milyar dolara ulaşması, bu dönüşümün en somut göstergelerinden biridir. Diğer yandan, küresel ekonomi açısından belirsizliklerin 2026 yılında da devam edeceğini, yer yer artacağını görüyoruz. Jeopolitik gerilimler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve ticaret politikalarındaki değişimler yatırım kararlarını doğrudan etkilemeye devam ediyor. Uluslararası kurumların zayıfladığı, ticaret tarifelerinin yeniden yükseldiği ve rekabetin giderek daha stratejik bir karakter kazandığı bu ortamda firmalar için kârlılık, nakit akışı ve sipariş sürekliliği açısından zorlu bir dönemin devam etmesi muhtemeldir. Buna karşılık küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi, dijitalleşmenin sunduğu verimlilik imkânları ve yeşil dönüşümün açtığı yeni pazarlar makine sektörü açısından önemli fırsatlar da yaratıyor. Yakın coğrafyada artan yatırım ihtiyacı, altyapı ve enerji projeleri ile sanayinin modernizasyonu gibi alanlar Türkiye’nin mühendislik kapasitesinin daha görünür hale gelmesini sağlayabilir. MAKİNE SEKTÖRÜ GÜÇLÜ BİR HİZMET İHRACATÇISI Küresel ölçekte yaşanan bu büyümenin arka planında, çelişkili bir tablo bulunuyor. Bir yandan dünya genelinde yatırım mallarına yönelik talep temkinli bir seyir izlerken, diğer yandan makine ihracatının ticaret içindeki ağırlığı artmaya devam ediyor. Bu durum, sanayi yatırımlarının niteliğinde yaşanan değişimle yakından ilişkili. Belirsizliklerin arttığı dönemlerde firmalar yeni kapasite yatırımlarını erteleyerek mevcut makinelerin daha verimli, daha akıllı ve daha esnek hale getirilmesine odaklanıyor. Dolayısıyla bakım, modernizasyon, otomasyon ve yazılım destekli üretim çözümleri makine sektörünün en hızlı büyüyen alanları haline geliyor. Bu eğilim, makine sektöründe rekabetin doğasını da değiştiriyor. Artık makinelerin fiyatı kadar üreticinin mühendislik kapasitesi, servis ağı ve kurumsal güvenilirliği de satın alma kararlarında belirleyici hale geliyor. Kurulum, entegrasyon, bakım ve modernizasyon gibi satış sonrası hizmetler sektörün toplam katma değerinde giderek daha büyük pay almaya başlıyor. Bu nedenle makine sektörü giderek daha güçlü bir hizmet ihracatçısı kimliği de kazanıyor. Finansman koşulları da bu rekabet denkleminde • 42 giderek daha belirleyici bir unsur haline geliyor. Özellikle yatırım malı ihracatında uzun vadeli finansman imkânlarının varlığı, firmaların uluslararası ihalelerde teklif verebilme kapasitesini doğrudan etkiliyor. Bu noktada hayata geçmesi planlanan Türk Eximbank’ın Alıcı Kredileri Programı’nda yapılan kapsam genişletme düzenlemesini son derece önemli bir adım olarak görüyoruz. Yatırım malı ihracatında finansmanın doğrudan yabancı alıcıya sağlanması ihracatçımızın uluslararası ihalelerde rakipleriyle aynı şartlarda masaya oturabilmesi anlamına gelecektir. Sevkiyat sonrası tahsilat riskinin Türk Eximbank mekanizmasıyla yönetilebilir hale gelmesi, firmalarımızın nakit akışını ve bilanço öngörülebilirliğini güçlendirecektir. Bu düzenlemenin hayata geçirilmesi için var gücüyle çalışan, başta Ticaret Bakanlığımız olmak üzere Türk Eximbank yönetimine ve emeği geçen tüm kurum temsilcilerine teşekkür ediyoruz. Küresel rekabetin finansman mimarisi üzerinden şekillendiği bir dönemde, ihracatçılarımızın elini güçlendirecek bu adımı son derece kıymetli buluyoruz. PAZAR ERİŞİMİ İLE REKABET KOŞULLARI YENİDEN ELE ALINMALI Küresel rekabetin şekillenmesinde jeopolitik gelişmeler de giderek daha belirleyici hale geliyor. Savunma harcamalarının dünya genelinde hızla artması, ileri mühendislik gerektiren makine ve ekipman talebini canlı tutan önemli bir faktör haline geldi. İşleme teknolojileri, döküm ve ısıl işlem sistemleri, otomasyon ve test ekipmanları gibi alanlar bu gelişmelerden doğrudan etkilenen sektörler arasında yer alıyor. Türkiye açısından bu tablo, makine sektörünün stratejik değerini daha da artırıyor. Çünkü savunma, enerji, altyapı ve ulaşım gibi alanlardaki yatırımların büyük bölümü yerli mühendislik kabiliyetlerinin gelişmesine doğrudan katkı sağlıyor. Bu çerçevede Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz de sektörümüz açısından kritik önem taşımayı sürdürüyor. Türkiye makine ihracatının en büyük pazarı olan Avrupa’da sanayi politikaları yeniden şekilleniyor. Bir yandan “Made in EU” yaklaşımıyla üretimin Avrupa içinde tutulmasına yönelik yerelleşme politikaları tartışılırken, diğer yandan Birlik yeni Serbest Ticaret Anlaşmaları ile küresel ölçekte pazar erişimini genişletmeye çalışıyor. Bu iki yönlü strateji, Gümrük Birliği ortağı olan Türkiye açısından pazar erişimi ile rekabet koşullarının yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyor. Avrupa sanayisinin küresel değer zincirleriyle entegrasyonunu korumayı savunan çevrelerin dile getirdiği “Made with EU” yaklaşımı ise Türkiye gibi güçlü tedarik ortaklarının bu sistemin dışında bırakılmaması gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Avrupa Birliği ile ekonomik ve ticari alanlarda yürüttüğümüz yoğun ve yapıcı diplomasi trafiğinin olumlu sonuçlar vereceğine inanıyoruz. Sanayi Hızlandırma Yasası ve “Made in EU” politikası kapsamında Türkiye’nin mevcut Gümrük Birliği çerçevesinde tanınmasının, yatırımların ve girişimlerin sürekliliği ile Avrupa değer zincirlerinin rekabetçiliği açısından olumlu bir adım olacağı kanaatindeyiz. 46 MİLYAR DOLAR İTHALATLA İLERLEME MÜMKÜN OLMAZ Makine sektörünün performansı yalnızca ihracat rakamlarıyla değil, teknoloji dönüşümü açısından da değerlendirilmelidir. Dünya ticaretinde yüksek teknolojili ürünlerin payı sınırlı görünse de orta-yüksek teknoloji sınıfındaki ürünler küresel sanayinin temelini oluşturuyor. Makine, otomotiv, elektrikli ekipman, silah ve mühimmat ve birçok mühendislik ürünü bu kategoride yer alıyor. Türkiye’nin ihracat yapısı da bu doğal gelişim sürecini yansıtıyor. Orta-yüksek teknoloji alanında kazanılan yetkinlikler, daha ileri teknolojili üretim aşamalarına geçişin zeminini oluşturuyor. Bu nedenle makine sektörünün gelişimi yalnızca bugünün rekabet gücünü değil, geleceğin yüksek teknoloji üretimini de belirleyen kritik bir basamak olarak görülmelidir. Buna karşılık iç pazarda makine ithalatındaki artış da sektörümüz açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme... 2025 yılı sonunda makine ithalatının 46 milyar doların üzerine çıkması ve özellikle Çin’den yapılan ithalatın hızlı biçimde artarak toplam içindeki payının yüzde 30’a dayanması, yerli üretimin rekabet koşullarını zorlayan bir tabloya işaret ediyor. Üretim ölçeklerimizin küçüldüğü ve kapasite kullanım oranlarının yüzde 65’in altına kadar gerilediği bir dönemde, iç pazarda oluşan bu baskı sektörel rekabetçiliği doğrudan etkiliyor. Bu nedenle dünyada yaygın biçimde uygulanan koruyucu ticaret araçlarının Türkiye’de de mütekabiliyet ekseninde yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Birçok ülke yerli üretimini korumak için gümrük tarifeleri ve teknik düzenlemeleri hızla güncellerken, Türkiye’de ilave gümrük vergilerinin seviyesinin küresel rayiçlerin oldukça altında kaldığı görülüyor. Küresel ticaret mimarisinin hızla değiştiği bu dönemde, yerli makine üretimini koruyacak ve yatırım iştahını güçlendirecek politika araçlarının daha etkin kullanılması sektörümüz açısından kritik önem taşıyor. MAKİNE SEKTÖRÜ, TÜRKİYE’NİN ÜRETİM EKOSİSTEMİNİN TEMELİDİR Türkiye makine sanayiinin önünde bugün iki farklı tablo bulunuyor. Bir tarafta maliyet baskıları, küresel rekabet ve finansman zorlukları gibi kısa vadeli sorunlar; diğer tarafta ise teknolojik dönüşüm, dijitalleşme ve yeni pazarlarla büyüyen bir potansiyel. Bu iki tabloyu birlikte okuyabilen ve kısa vadeli engelleri uzun vadeli kazanımlara dönüştürebilen bir strateji izlemek, sektörümüzün küresel rekabetteki konumunu güçlendirecektir. Ve unutmayalım ki makine sektörü yalnızca bir ihracat kalemi değil, Türkiye’nin üretim ekosisteminin temelidir. Savunmadan enerjiye, otomotivden gıdaya kadar bütün stratejik sektörlerin rekabet gücü doğrudan makine ve ekipman kabiliyetlerine bağlıdır. Bu nedenle makine sanayisinin güçlenmesi, aynı zamanda Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığının ve sanayi geleceğinin güçlenmesi anlamına gelir. Önümüzdeki dönemde hedefimiz; mühendislik kapasitesini artıran, dijital ve yeşil dönüşümü hızlandıran, küresel değer zincirlerinde daha güçlü bir konuma sahip olan bir makine sanayisi inşa etmektir. Bu doğrultuda atılacak her adım, yalnızca sektörümüzün değil Türkiye ekonomisinin tamamının daha dayanıklı ve rekabetçi bir yapıya kavuşmasına katkı sağlayacaktır.


Geçtiğimiz 26 Kasım’da düzenlediğimiz Makine Zirvesi’nde, küresel ölçekte hızla değişen siyasi ve ekonomik dengeler ile teknolojik dönüşümlerin sanayi üzerindeki etkilerini kapsamlı biçimde ele aldık. İçinden geçtiğimiz dönemde rekabetçiliği belirleyen ana dinamikler artık çok net: Çok kutuplu dünya düzeni, yapay zekâ destekli dönüşüm, yeni güç bloklarının yükselişi, ticaret savaşları, artan korumacılık ve yeşil ile dijital eksende ilerleyen ikiz dönüşüm. Küresel risklerin sertleştiği ve yapay zekâ odaklı üretimin hız kazandığı bu yeni dönemde makine sektörü köklü bir dönüşümden geçiyor. Artık rekabet üstünlüğü yalnızca doğru pazarda konumlanmakla değil; ileri teknoloji kapasitesi, otomasyon seviyesi ve stratejik sanayi politikalarıyla sağlanabiliyor. Maliyet avantajına dayalı üretim anlayışı yerini; verimlilik, hız, esneklik ve sürdürülebilirliğe bırakıyor. • 44 İHRACATTA KİLOGRAM BAŞINA 8,1 DOLARLIK REKOR Makine ve teçhizat yatırımları 2019’un son çeyreğinden itibaren kesintisiz büyüme göstermiş, ancak 2024 yılını yüzde 1,66 daralmayla kapatmıştı. 2025’in ilk çeyreğinde yatırımlar yüzde 2,5 gerilese de yılın ilerleyen dönemlerinde kademeli bir toparlanma gözlendi. 2015-2023 döneminde kümülatif olarak yüzde 78 büyüyen makine üretimi, 2024 yılında imalat sanayisinden olumsuz ayrışarak yüzde 8,5 küçülürken; daralma 2025’te de devam ederek yüzde 6,5 seviyesinde gerçekleşti. Dolayısıyla sektörde bir atıl kapasite söz konusudur. İhracatta miktar bazında yüzde 6,3’lük gerilemeye rağmen birim fiyatlardaki artış dikkat çekicidir. Kilogram başına ihracat değeri 8,1 dolara yükselerek tarihi bir rekora ulaşmıştır. Bu artış sayesinde 2025 yılında makine ihracatı yüzde 1,9 büyüyerek 28,7 milyar dolara çıkmış ve yeni bir rekor kırılmıştır. Aynı dönemde makine ithalatı yüzde 4 artmıştır. Özellikle Çin’den yapılan makine ithalatının 11 aylık dönemde yüzde 13,9 artarak toplam ithalat içindeki payını yüzde 28 seviyelerine yükseltmesi, rekabet dengeleri açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir. ÇİN BASKISI VE DEĞİŞEN REKABET ZEMİNİ Küresel ticarette artan korumacılık, gümrük vergileri ve bölgesel bloklaşmalar tedarik zincirlerini hızla yeniden şekillendiriyor. Çin’in özellikle orta-yüksek teknoloji segmentindeki yükselişi, Türk makine üreticilerini hem iç pazarda hem de ihracat pazarlarında daha yoğun bir rekabet baskısıyla karşı karşıya bırakıyor. Enerji ve iş gücü maliyetlerindeki artış işletmeleri daha yüksek verimlilik arayışına yönlendiriyor. Bu çerçevede yapay zekâ tabanlı otomasyon sistemleri ve minimum insan müdahalesiyle çalışan “karanlık üretim” modelleri artık bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Bu modeller hız, kalite ve esneklik açısından önemli avantajlar sunarken, yapay zekâ destekli üretim rekabet gücünün belirleyici unsuru olarak öne çıkıyor. Makinede dönüşümün ertelenmesi artık mümkün görünmüyor. 2026 VE SONRASI: FIRSAT PENCERESİ 2026 itibarıyla ertelenmiş yatırımların yeniden devreye girmesiyle birlikte verimlilik, kalite, dijitalleşme ve enerji yönetimi odaklı çözümlerin daha fazla önem kazanması bekleniyor. Bu süreç, Türk makine sektörünün küresel üretim coğrafyasında daha güçlü ve stratejik bir konum elde etmesi açısından önemli bir fırsat sunuyor. Savunma sanayilerindeki yükseliş de sanayileşme hedefi olan ülkeler için yeni iş birlikleri ve teknoloji transferi imkânları yaratıyor. Ancak bu fırsatların değerlendirilebilmesi için güçlü bir sanayi politikası, teknoloji yatırımları ve uluslararası entegrasyonun eş zamanlı ilerlemesi gerekiyor. AB İLE ENTEGRASYON STRATEJİK ÖNEMDE Bu noktada Avrupa Birliği ile ilişkiler ayrı bir önem taşıyor. Türkiye ile AB arasındaki sanayi ve tedarik zinciri entegrasyonunun güçlendirilmesi; MERCOSUR ve Hindistan Serbest Ticaret Anlaşmaları, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ve “Made in EU” gibi girişimlerle uyumlu, adil ve dengeli rekabet koşullarının sağlanması açısından kritik önem taşıyor. Artan korumacılık eğilimleri ve yeşil-dijital dönüşüm süreçleri dikkate alındığında, Türkiye-AB değer zincirlerinin daha entegre, dirençli ve tamamlayıcı bir yapıya kavuşturulması ortak menfaatimizdir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, teknik mevzuat uyumu, yeşil dönüşüm yatırımlarının desteklenmesi ve ortak üretim kapasitesinin artırılması öncelikli başlıklar olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda, DEİK başta olmak üzere sektör kuruluşlarımız tarafından başlatılan yapıcı inisiyatifleri son derece kıymetli buluyor ve destekliyoruz. Kamu-özel sektör diyaloğunun güçlenmesi, TürkiyeAB ekonomik ortaklığının daha dengeli, öngörülebilir ve uzun vadeli bir zeminde ilerlemesine katkı sağlayacaktır. Güncel bir gelişme olarak AB Sanayinin Hızlandırılması Yasası Taslağı’nın 4 Mart’ta yayımlanması, sanayi politikaları açısından dikkat çekici bir gelişmedir. Taslakta, AB’nin serbest ticaret anlaşması veya gümrük birliği tesis ettiği üçüncü ülkelerden gelen içeriklerin, anlaşma kapsamındaki yükümlülükler çerçevesinde Birlik menşeli kabul edilebilmesine yönelik yaklaşım önemli bir açılım niteliğindedir. Sanayimizin rekabet gücü açısından kritik olan bu düzenlemede Gümrük Birliği’nin yer alması, Türkiye-AB ekonomik entegrasyonunun stratejik öneminin bir kez daha teyit edilmesi bakımından son derece kıymetlidir. Bu gelişme, üretim ve tedarik zincirlerinde Türkiye’nin rolünün güçlenmesi adına da önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu önemli gelişmede emeği bulunan başta Ticaret Bakanımız Prof. Dr. Ömer Bolat olmak üzere katkı sağlayan tüm kamu ve özel sektör temsilcilerini tebrik ediyor, ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum. Sonuç olarak, önümüzdeki dönemin temel sorusu şudur: Rakip-siz misiniz? Bu sorunun yanıtı maliyet avantajında değil; teknoloji üretme kapasitesinde, stratejik konumlanmada ve küresel değer zincirlerine entegre olabilme yetkinliğinde yatıyor. Türk makine sektörü için yeni gelecek, riskler kadar güçlü fırsatlar da barındırıyor. Önemli olan bu dönüşümü zamanında ve kararlılıkla yönetebilmek.

Geride kalan yıl, Türk ağaç işleme makineleri sektörü açısından kolay bir yıl olmadı. Finansmana erişimin zorlaştığı, maliyet baskılarının ciddi şekilde arttığı bir dönem yaşadık. Firmalar hem iç pazarda hem de ihracat tarafında daha temkinli hareket etmek zorunda kaldı. Yatırımların yavaşladığı, sipariş sürelerinin uzadığı ve fiyat hassasiyetinin belirgin şekilde arttığı bir süreçten geçtik. Artan ham madde ve yan sanayi maliyetleri, yüksek enflasyon ve kur politikasının yarattığı baskı nedeniyle firmalar maliyet artışlarını satış fiyatlarına aynı ölçüde yansıtmakta zorlandı. Özellikle yoğun rekabet ortamında yapılan agresif fiyatlamalar, sektör genelinde kârlılık üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturdu. Bu süreçte firmalar maliyet tarafını daha sıkı yönetmeye, verimlilik artışına odaklanmaya ve ürün gamını daha seçici hale getirerek süreci daha kontrollü yönetmeye yöneldi. Diğer taraftan bazı ürün gruplarında Çinli üreticilerle fiyat bazlı rekabetin neredeyse mümkün olmaması, firmaları doğrudan fiyat rekabetinden uzaklaştırarak daha katma değerli, daha niş ve teknoloji seviyesi daha yüksek ürünlere yönelmeye • 46 itti. İhracat tarafında ise daha farklı bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Rusya gibi geleneksel pazarlarda yaşanan daralmaya karşılık Suriye gibi pazarlarda görülen artışlar, pazar dağılımının değiştiğini gösterdi. Bu değişken yapı içinde firmalar hem yeni pazarlara açılmaya hem de mevcut pazarlarda daha temkinli bir risk yönetimi yaklaşımıyla ilerleyerek ihracat sürekliliğini korumaya odaklandı. Bu çerçevede, sektörün pazarda kalmayı başarması ve ihracattaki varlığını koruma çabası bizim açımızdan önemli bir dayanıklılık göstergesi oldu. 2024’te yaklaşık 150 milyon dolar seviyesinde olan ihracatın 2025’te 143 milyon dolar seviyesinde gerçekleşmesi, küresel daralmaya rağmen dış pazarlardaki varlığımızı büyük ölçüde koruduğumuzu gösteriyor. Bu zorlu tabloya rağmen uluslararası pazarlardaki temaslarımızı koparmadık. Ağaç işleme makine sektörünün en önemli fuarları olan LIGNA ve WoodTech fuarları başta olmak üzere, yıl boyunca farklı coğrafyalarda düzenlenen uluslararası organizasyonlarda sektörümüzün görünürlüğünü artırmaya ve ticari temaslarını sürdürmeye devam ettik. Bu süreçte özellikle Avrupa başta olmak üzere ana pazarlardaki müşteri ilişkilerini korumak, yeni alıcılarla temas kurmak ve ihracat bağlantılarını canlı tutmak sektör açısından öncelikli başlıklar arasında yer aldı. Diğer yandan, Türk ağaç işleme makine sektörünün gündeminde sadece kısa vadeli piyasa dalgalanmaları değil, uzun vadede rekabet gücünü ve sürdürülebilir büyümesini doğrudan etkileyecek daha yapısal konular öne çıkıyor. Bu başlıklar, geçici ekonomik şartlardan bağımsız olarak sektörün gelecekteki konumunu belirleyecek temel sorun alanlarını oluşturuyor. Bunlardan en önemlileri ise nitelikli personel eksikliği, kârlılığı koruyan fiyatlama modeli, ölçek sorunu ile yerlileştirme ve tedarik zinciri dayanıklılığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu çerçevede, 2026’ya girerken sektörümüzde daha temkinli ve kontrollü bir ilerleme yaklaşımının öne çıkacağını görüyoruz. Firmalar hızlı büyümeden çok maliyetleri kontrol etmeye, doğru fiyatlama yapmaya ve sürdürülebilir üretim yapısını güçlendirmeye odaklanmış durumda. Bu dönemde küresel tedarik zincirleri de yeniden şekilleniyor. AB-MERCOSUR ve AB-Hindistan anlaşmaları Avrupa’nın ticaret ve üretim ilişkilerini değiştirirken, Türkiye açısından rekabet baskısını artırabilecek bir tablo ortaya çıkarabilir. Bu nedenle Türkiye’nin değişen bu yapıda güçlü kalabilmesi üretim kalitesini artırmasına, katma değerli ürünlere yönelmesine ve Avrupa ile ticari varlığını güçlendirmesine bağlı görünüyor. Bu dönüşüm sürecinde, sektörün sahadaki temas noktalarının önemi daha da artacak. 22-25 Ekim tarihlerinde düzenlenecek WoodTech fuarı, sektörün en önemli buluşma noktalarından biri olmaya devam ediyor. 2026’da yurt içindeki organizasyonların yanı sıra yurt dışı fuarlar da sektörün öncelikli gündem başlıkları arasında yer almaya devam edecek. AİMSAD olarak ve firmalarımızın bireysel katılımlarıyla, sektörü farklı pazarlarda daha görünür kılmak amacıyla Çin, Mısır, Dubai, İtalya ve ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerde düzenlenen fuarlara katılım sağlayacağız. Bu katılımlar yalnızca satış odaklı değil pazarların yerinde gözlemlenmesi, rekabet koşullarının analiz edilmesi ve bölgesel talep yapısının daha doğru okunması açısından da önem arz ediyor.

Son yıllarda dünyada ve özellikle bölgemizde yaşanan istikrarsız ortam, ülkemiz ekonomisini zorlamaya devam ediyor. Makine sektörünün bir paydaşı olarak asansör sektörü son yıllarda her ne kadar cari fazla verse de üyelerimiz 2025 yılında yerelde nakit akışı, finansa erişim, haksız rekabet koşulları gibi zorlukları göğüslemek zorunda kaldı. TL bazında maliyetlerin çok artmış olmasının yanı sıra haksız rekabetin yarattığı etkiler kâr marjlarını çokça baskıladı. 2025 yılı doğal olarak bu temel iki sorunla mücadele yılı olarak geçti diyebilirim. Bu sorunlara etkili bir çözüm geliştirildiği maalesef söylenemez. İyi olan ise faiz oranları ve enflasyonun bir miktar düşmesiyle konut sektöründeki canlanma göstergesi gibi duruyor. Konut sektörü 2023’ten beri ilk kez toparlanma işaretleri vermekle birlikte; kentsel dönüşüm projeleri, deprem konut yatırımları yanı sıra modernizasyon ve revizyon işleri sektörü canlı tuttu diyebilirim. Sektör sorunlarını çözmek adına devletimizin ilgili kurumlarıyla konuları istişare etmeye ve çözüm yolları bulmaya çalışıyoruz. Muayene kuruluşları ve Bakanlık temsilcileriyle sık sık bir araya gelerek mevzuata dair çözüm beklenen konuları masaya yatırıyor, çözüm için destek veriyoruz. Diğer yandan nitelikli ve kaliteli imalat, doğru montaj, düzgün işletme şekli, layıkıyla yapılmış denetim ve muayene süreçlerini tesis etmek ve hatalarımızdan ders alarak tüm bu alanlarda iyileştirmeler yapmak adına çalışmaya devam edeceğiz. Bunların yansıra ülkemizde 1 milyona yakın asansör stoğumuz var ve bunun en az yarısı da güncel standartları maalesef karşılamıyor. Bu mevcut stoğu, belli bir standart ve güvenlik seviyesine çıkarmak gibi önemli bir sorunumuz ve gündemimiz daha var. Bu asansörler yolcular için hem yüksek risk hem yüksek işletme maliyeti hem de yüksek enerji tüketimine sebep oluyor. Bu sorunları kamu ve sektör ortak planı ile çözmek durumundayız. EN81-20 kodlu Avrupa Asansör standartları pek yakında ISO 8100 1-2 olarak yayımlanacak ve 2029 yılından itibaren tüm dünyada geçerli olmaya başlayacak. Bu yeni düzenleme, bazı fırsatlarla birlikte özellikle muayene ve belediye tescil şeklinde bazı önemli değişikliklere sebep olacak. Keza dijitalleşme, enerji verimliliği, sıfır karbon ayak izi gibi diğer ciddi başlıklar da gündemimizde olmayı sürdürecek. Bu kapsamda, 2026 yılında sektörümüzde bir toparlanma umut ederken, çok sert bir Çin rekabeti ile karşı karşıya olacağımızın da farkındayız. Yakın coğrafyamızdaki jeopolitik sorunlara karşı dikkatli ve temkinli olmak durumundayız. Bu konuların hem ihracat rakamımız hem de iç pazarımızı etkileyeceği kesindir. Ülkemizin deprem kuşağı üzerinde olması, yapı stoğumuzun ne kadar güvenli olduğu konusunu her zaman sıcak tutuyor. Bu durumsa bilinçlenmemize ve eski binalarımızın dönüştürülmesine katkı sağlıyor. Asansör sektörünün de bu dönüşümde yeni ve güvenli ürün teknolojilerini piyasaya sunarak olumlu yönde payını almasını temenni ediyoruz. Son olarak, AYSAD olarak MMO ile yaptığımız iş birliği doğrultusunda Kartal Makina Hangar AYSAD Eğitim ve Yönetim Merkezimizden de söz etmek isterim. Bu mekânda MMO iş birliği ve AYSAD üyelerimizin destekleri ile bir eğitim merkezi oluşturduk. Bu merkezde özellikle asansör sektörüne adım atacak yeni mühendislerin, meslek lisesi öğrencilerinin ve firma çalışanlarının ilk eğitimlerini alabilecekleri bir alanımız var. Mart ayı sonunda açılışını yapmayı planladığımız yeni merkezimizi, başta üyelerimiz olmak üzere tüm sektör paydaşlarımızın istifadesine sunacağız.

Makine sektörü açısından geride kalan yıl temkinli ama dirençli bir yıl oldu. Küresel talepteki dalgalanmalar, finansmana erişimde yaşanan zorluklar ve en çok da maliyet baskıları sektörümüzü zorladı. Buna rağmen üretim kabiliyeti ve teknik altyapımız sayesinde sektörümüz ayakta kalmayı başardı. 2024’e kadar yurt içinde sert bir düşüş gösteren makine teçhizat yatırımları 2025 yılında toparlanmaya başladı ancak iç talep makinecilerin kapasitesine göre çok düşük kaldı. Endüstriyel fırın üreticileri ve tedarikçileri özelinde baktığımızda 2025 yılının en aktif sektörü savunma sanayisi oldu. Savunma sanayisi geçtiğimiz yıl da kapasitesini büyüterek teknoloji ihracatı gerçekleştirirken, ısıl işlem fırınlarının savunma sanayisi üretimindeki kritik rol nedeniyle endüstriyel fırın sektörü iç piyasada belki de en çok savunma sanayisi odaklı çalıştı. Diğer yandan, tüm sektörler gibi Uzak Doğu’dan ithal edilen fırınların ve Avrupa’dan ülkemize giriş yapan ikinci el fırınların iç piyasa dengelerini tamamen bozuğunu da söylemeliyiz. İç talep yetersizliğinin yanında dış ticaret açığımızın arttığını gözlemlediğimiz bir yıl geçirdik. Özellikle niş alanlarda katma değerli üretime yönelen, • 48 verimlilik ve dijitalleşme yatırımı yapan firmalar daha pozitif ayrıştı. Bu da bize şunu gösterdi: Rekabet artık sadece kapasiteyle değil, ileri teknoloji ve sürdürülebilirlikle kazanılıyor. Sektörümüzün en önemli sorun başlıklarını sıralarsam, finansmana erişim, artan üretim maliyetleri, nitelikli iş gücü eksikliği ve küresel pazarlardaki daralmadan bahsedebilirim. Küresel pazardaki daralma herkesin en önemli problemi haline geldiği için belirli ürün grupları ve sektörlerde rekabet arttı. Bunun yanında birçok firma ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalıştı. Uzak coğrafyalar, alternatif pazarlar odak noktası haline geldi. EFSİAD olarak biz da ticaret heyeti organizasyonları, fuar ziyaretleri gibi üyelerimizin dış pazar yönelimine göre çeşitli aktivitelerle sektörümüzü desteklemeye ve yeni yollar açmaya çalıştık. Ancak şunu net söylemek gerekir ki; sektörün yapısal olarak daha rekabetçi hale gelmesi için teşvik ve ihracat destek mekanizmalarının daha güçlü çalışması gerekiyor. Daha rekabetçi, ürün çeşitliliği geniş, teknoloji odaklı üreticiler olmak ve bu firmaları küreselde yarışa taşımak için önce iç pazarda kan kaybetmememiz gerekiyor. MAİB’in yayımladığı Türkiye Makine Sanayiinin Rekabet Gücü Raporu’nda belirtildiği gibi başlıklarımız net. Aynı doğrultuda hizalanmanın önemine inanıyoruz. Sektörümüzün deneyimlediği sorunlar yalnızca bizimle ilgili değil, o nedenle tüm makine sektörünün çözüm bekleyen temel konularına aynı stratejiyle odaklanacağız. 2026’da odak noktalarını özetlemek gerekirse; * Ürün çeşitliliğini arttırmak: Bu amaç doğrultusunda derneğimize üye olmayan Türkiye’nin fırın sektörüne hizmet veren makinecilerine ulaşacağız. Farklı tipte fırın yapan, farklı sektörlere hizmet veren firmaları da dernek bünyemize katarak sinerji yaratmayı hedefliyoruz. Bu sayede odak pazarlara yönelik güç birliği yaratabiliriz. * Finansmana erişim ile ilgili üyelerimize destek vermek: Hem firmalarımızı ayakta tutacak uygun kredilere erişim noktasında hem de müşterilerimize bizden makine almaları için sunabileceğimiz imkânları araştırıp aktif bir şekilde dernek üyelerimizi bunlardan faydalandırmayı hedefliyoruz. * Genç mühendisleri ve teknik kadroları sektöre kazandırmak: Akademi-sanayi iş birliğine odaklı bir yıl geçirmeyi hedefliyoruz. Bu bağlamda ilk adım olarak sektörümüzle ilgili çalışan akademisyenlerle bir ön toplantı yapmayı ve ortak seminer projeleri geliştirerek sektörümüzü öğrencilere daha iyi tanıtmayı planlıyoruz. * Uluslararası iş birliklerini güçlendirmek ve jeopolitik stratejiler: Sektörümüzü uluslararası platformlarda temsil ediyor ve Avrupa komitelerinde aktif görev almayı önemsiyoruz. Ortak etkinliklere üyelerimizden çok iyi katılım oluyor. Bu, uluslararası firmalarla iş birliği fırsatları yaratmak adına çok önemli. Kritik jeopolitik konumumuzu iyi kullanmak ve bütünsel bir tedarik zinciri yaratmamız gerekiyor. Bu anlamda üyelerimize uzak pazarlarda etkin iletişim kurmalarına yardımcı olacağız. Toparlarsam, 2026 yılında daha dengeli bir küresel talep ortamı bekliyoruz. Ancak rekabetin daha sert olacağını öngörüyoruz. Bu nedenle firmalarımızın maliyet yönetimi, verimlilik ve inovasyon alanlarında daha stratejik hareket etmesi kritik olacak. Doğru destek mekanizmaları ve doğru yatırım stratejileriyle makine sektörünün Türkiye’nin üretim ve ihracat lokomotifi olmaya devam edeceğine inanıyoruz. Makine sektörü, sanayinin omurgasıdır. Bu sektör güçlüyse, üretim ekosistemi güçlüdür. Bu nedenle makine sektörüne yapılacak her yatırım, aslında tüm sanayiye yapılan yatırımdır.


Geçen yıl Türk makine ve endüstriyel otomasyon sektörü açısından zorlayıcı ama öğretici bir yıl oldu. Küresel ölçekte talep daralması, yüksek finansman maliyetleri ve jeopolitik belirsizlikler ihracat performansını baskılarken; sektörümüz bu dönemi verimlilik, maliyet kontrolü ve teknoloji odaklı dönüşüm açısından yeniden konumlanma yılı olarak değerlendirdi. Özellikle otomasyon, proses teknolojileri ve dijitalleşme alanlarında faaliyet gösteren firmalar; daha katma değerli, proje bazlı ve mühendislik yoğun işlere yönelerek bu zorlu dönemde rekabet gücünü korumayı başardı. Bu süreçte temel sorun başlıklarımız yüksek finansman maliyetleri ve nakit akışı baskısı, Avrupa başta olmak üzere ana ihracat pazarlarındaki talep daralması ve nitelikli iş gücü ve mühendislik kapasitesinin sürdürülebilirliğiydi. Firmalarımız bu sorunlara; daha sıkı mali disiplin, proje seçiminde kârlılık odaklı yaklaşım, dijital satış, uzaktan mühendislik ve servis modelleri ile ihracatta pazar çeşitlendirme gibi yöntemlerle yanıt verdi. Yine bu dönemde, sektörde “büyümeden önce sağlamlık” yaklaşımının öne çıktığını net şekilde gözlemledik. Bununla birlikte, makine ve otomasyon sektörünün halen çözüm bekleyen temel yapısal başlıklarını ise şöyle sıralayabilirim; uzun vadeli ve öngörülebilir sanayi-ihracat politikalarının geliştirilmesi, yüksek teknoloji yatırımları için uygun maliyetli finansmana erişim ve üniversite-sanayi iş birliklerinin sahaya yeterince inememesi. Bu kapsamda, 2026 yılında sektör olarak odaklanmamız gereken ana başlıklar da yüksek katma değerli makine ve otomasyon çözümleri, dijitalleşme, yapay zekâ ve veri odaklı üretim, enerji verimliliği ve sürdürülebilirlik ile ihracatta marka gücü ve sistem entegratörlüğü olarak karşımızda olacak. ENOSAD olarak bu alanlarda üyelerimizin birlikte hareket edebileceği platformlar oluşturmayı öncelikli görüyoruz. Diğer yandan, 2026 yılı için temkinli ama iyimser olduğumu söyleyebilirim. Küresel talepte kademeli toparlanma, Avrupa’da sanayi yatırımlarının yeniden hız kazanması ve yeşil-dijital dönüşüm projelerinin artması, Türk makine sektörü için yeni fırsatlar yaratacaktır. Ancak bu fırsatlardan faydalanabilmek için finansal dayanıklılığı yüksek, teknolojiye yatırım yapan, insan kaynağını koruyan ve uzun vadeli düşünebilen şirketlerin öne çıkacağını düşünüyorum. Türk makine sektörünün en büyük gücü; mühendislik kabiliyeti, esnek üretim yapısı ve krizlere hızlı adaptasyon yeteneğidir. Önümüzdeki dönemde bu gücü daha fazla iş birliği, daha güçlü sektör temsil mekanizmaları ve ortak akıl ile desteklememiz gerekiyor. Sektörel dernekler olarak görevimiz sadece sorunları dile getirmek değil, çözüm üreten, yol gösteren ve sektörü geleceğe hazırlayan yapılar olmaktır. ENOSAD olarak bu vizyonla çalışmaya devam edeceğiz.

Türkiye’deki 60 üyesiyle, iş ve inşaat makineleri sektörünün yüzde 95’inden fazlasını temsil eden İMDER’in güncel verilerine göre; 2024 yılını 14.767 adetlik satışla kapatmıştık. 2025 yılında ise bu rakamı yüzde 10 oranında artırarak 16.303 adede çıkardık ve iç pazarda istikrarlı büyümemizi sürdürdük. Yaklaşık 5 milyar dolarlık bir ciro hacmine sahip olan sektörümüzde; TÜİK verilerine göre 2024 yılını 2,5 milyar dolar ithalat ve 2,14 milyar doların üzerinde bir ihracatla kapatmıştık. 2025 yılına geldiğimizde ise ithalat rakamımız 2,85 milyar dolar seviyesinde gerçekleşirken; 1,99 milyar dolarlık ihracat performansımızla “İnşaat ve Madencilik Makineleri” grubumuz, tüm makine kategorileri arasında Türkiye’nin en fazla ihracat gerçekleştiren üçüncü grubu olmayı başardı. Gerek yurt içi satış grafiğimiz gerekse ihracat verilerimiz, sektörümüzün önümüzdeki dönemde büyüme ivmesini sürdürerek stratejik gücünü artırmaya devam edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. 2024 yılında İMDER olarak ülkemizin regülasyonlarına uygun makinelerin girmesini sağlamak adına önemli bir başarıya imza atmıştık. Yeni makinelerin ithalatında TAREKS sisteminin • 50 devreye alınmasıyla hem haksız rekabetin önüne geçmiş hem de CE belgesi olmayan, güvenlik standartlarından yoksun makinelerin ülkemize girişini engellemiştik. Ticaret Bakanlığı’nın destekleriyle hayata geçirdiğimiz bu nitelikli ithalat denetimini, 2025 yılında da aynı kararlılıkla sürdürdük. Diğer yandan, sektörümüzün karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri olan Gümrük Tarife Pozisyonlarının günümüz şartlarına göre revize olması gerektiği görüşümüzle bir çalışma gerçekleştirerek Ticaret Bakanlığı’na sunduk. Özellikle telehandler makinelerinin mevcut GTİP pozisyonları, bu makinelerin fonksiyonel yeteneklerini tam olarak yansıtmıyordu. Mevcut sınıflandırmalar telehandlerları yalnızca tarımsal ya da inşaat ekipmanı olarak kategorize ederken, makinelerin çok amaçlı kullanım imkânlarını göz ardı etmekteydi. Bu kapsamda, telehandlerların forklift grubundan ayrıştırılarak yeni müsatakil bir GTİP’e sahip olması talebiyle yaptığımız başvurumuz neticesinde; telehandlerlar “İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin 2 Sayılı Tebliğ” kapsamına dâhil edildi. Bu gelişme, sektörümüz adına atılmış oldukça önemli ve yapıcı bir adım olmuştur. 2026 yılına girerken sektörümüzde öncelikli gündem maddelerimizin başında, haksız rekabete yol açan denetimsiz bireysel ithalatın önlenmesi yer alıyor. Üretici ve yetkili distribütörlerin sunduğu garanti, teknik servis ve yedek parça güvencesinden yoksun bu ithalat modeli hem son kullanıcı mağduriyetine neden olmakta hem de pazarın sürdürülebilir yapısını zedelemektedir. Bu sürecin belirli standartlara bağlanması için ilgili kamu kurumları nezdindeki girişimlerimizi kararlılıkla sürdürüyoruz. Öte yandan AB ile Hindistan arasında imzalanan STA’yı yakından takip ediyor, güncel gelişmeleri ve sektörümüze olası etkilerini üyelerimizle düzenli olarak paylaşıyoruz. Yeni dönemde Yönetim Kurulu Üyelerimiz arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla stratejik bir görev dağılımı da gerçekleştirdik. Sektörel alt kırılımlara göre yeniden yapılandırdığımız komite sistemimizle, üyelerimizin daha sık bir araya gelerek ortak akıl üretmesini hedefliyoruz. Bu doğrultuda, kamu kurumlarıyla yürütülecek lobi faaliyetlerinde öncelikli gündem başlıklarımızı da netleştirmiş durumdayız. Üyelerimize yönlendirdiğimiz İMDER Strateji ve Hedef Belirleme Anketi doğrultusunda; maliyet yönetimi, satış sonrası hizmetler, finansmana erişim, networking ve sektör iş birlikleri, pazar analizleri, insan kaynakları ve mevzuat çalışmaları başlıklarında somut planlamalar yaparak kısa sürede uygulamaya geçmeyi hedefliyoruz. Yılın ilk iki ayına baktığımızda piyasa hareketliliğinin beklentilerimizin gerisinde kaldığını görüyoruz. Ocak-şubat döneminde sektörümüz, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık yüzde 25 oranında bir daralma yaşadı. Ancak son 3-4 yıllık dönemi değerlendirdiğimizde, satış hacmimizin genel olarak istikrarlı bir seyir izlediğini söyleyebiliriz. Altyapı, üstyapı ve madencilik yatırımlarının devam etmesi, sektörümüz açısından orta ve uzun vadede güven verici bir tablo sunuyor. Doğrudan ve dolaylı olarak yaklaşık 1 milyon kişiye istihdam sağlayan inşaat ve madencilik makineleri sektörünün, toplam büyüklüğünün 5 milyar dolar seviyelerinde seyretmesini bekliyoruz. Bölgemizdeki gelişmeleri ve bunun küresel ekonomi ile petrol fiyatları üzerindeki etkilerini yakından izlemekle birlikte, tüm bu çevresel faktörlere rağmen sektörümüzün güçlü yapısını koruyacağına inanıyoruz.

Yük kaldırma, taşıma ve istifleme makineleri sektörünün yüzde 80’ini temsil eden İSDER’in güncel verilerine göre, 2025 yılında yurt içinde yaklaşık 13 bin adetlik bir satış adedine ulaşıldı. Bu veri, sektörümüzde bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 20’lik bir düşüş anlamına geliyor. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisine yıllık 3,5 milyar dolarlık önemli bir katma değer sağlayan sektörümüz, küresel pazardaki dalgalanmalara rağmen 2024 yılındaki güçlü ihracat ivmesini korumayı başardı ve yılı 802 milyon dolarlık bir ihracat seviyesiyle kapattı. Tamamlayıcı alt sektörlerimizin stratejik katkısıyla birlikte toplam ihracatımızı 1 milyar dolara ulaştırmanın gururunu yaşıyoruz. 2024 yılında 2,11 milyar dolar seviyesinde seyreden ithalat rakamları ise 2025 yılını oldukça sınırlı bir değişimle 2,14 milyar dolar bandında tamamlayarak stabil bir tablo sergiledi. Geçmişte elektrikli forkliftlerle birlikte vergisiz ithal edilen şarj cihazları, 2024 sonu itibarıyla ek vergiye tabi tutulmaya başlanmıştı. Bu durumun sektörümüzde yarattığı maliyet baskısını gidermek adına Bakanlığımızın üst düzey temsilcileriyle yoğun bir temas trafiği yürüttük. Bu girişimlerimiz neticesinde, sadece 3-4 ay gibi kısa bir sürede sonuç alarak, forkliftlerle birlikte gelen bir adet şarj cihazının vergiden muaf tutulmasını sağladık. Üyelerimizin rekabet gücünü koruyan bu hızlı çözümü sektörümüze kazandırmaktan mutluluk duyuyoruz. Diğer yandan, yük kaldırma, taşıma ve istifleme makineleri sektörü, Türkiye’nin sanayi ve lojistik altyapısında stratejik bir rol üstlenmeye devam ediyor. Ancak son dönemde dijital platformlarda karşılaştığımız yanıltıcı ilanlar ve gerçeği yansıtmayan ürün bilgileri hem kullanıcıları yanlış yönlendiriyor hem de haksız rekabete zemin hazırlıyor. Mevzuata uygun faaliyet gösteren firmaların haklarını korumak ve sektörümüzün güvenilirliğine gölge düşürmemek adına, bu etik dışı faaliyetlere karşı ilgili Bakanlıklarımızla temas halindeyiz. Sektörümüzde haksız rekabete yol açan denetimsiz bireysel ithalatın disipline edilmesi için de ilgili Bakanlıklarımızla doğrudan temasa geçerek somut çözüm önerilerimizi ilettik. Kullanıcıyı servis ve yedek parça güvencesinden mahrum bırakan bu kontrolsüz süreci standartlara kavuşturmak adına süreci kararlılıkla takip ediyoruz. Amacımız hem üreticileri hem de tüketicileri koruyan, şeffaf bir piyasa düzenini sağlanmasına yardımcı olmaktır. Yine, küresel dengeleri değiştirebilecek AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşmasını da yakından takip ediyoruz. Hindistan’ın düşük maliyetli üretim gücü ve gümrük avantajı, Avrupa pazarında Türk üreticiler için bir fiyat baskısı oluşturabilir. Bu durum, Türkiye’nin stratejik “üretim üssü” konumuna karşı da rekabetçi bir risk barındırıyor. İSDER olarak bu süreci hem riskleri yönetmek hem de yeni iş birliği fırsatlarını analiz etmek adına tüm boyutlarıyla mercek altına alıyoruz. 2026’daki bir diğer önceliğimiz, sektörümüze stratejik değer katan fuarları desteklemek olacak. Bu kapsamda, 3-6 Haziran tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşecek olan KOMATEK 2026 için hazırlıklarımızı büyük bir heyecanla sürdürüyoruz. Bu yıl yüzde 30 büyüyen alanıyla kapılarını açacak olan fuarımız; canlı demolar ve operatör yarışmalarıyla tam bir teknoloji şölenine dönüşecek. Tüm paydaşlarımızı, sektörümüzün yenilikçi gücünü sergileyeceğimiz bu değerli organizasyonun parçası olmaya davet ediyoruz. Son olarak, 2026’ya yönelik beklentilerimizi de paylaşmak isterim. 2026 yılının ilk ayında 1.086 adet satış gerçekleşti. Bu veri, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 27’lik bir artış anlamına geliyor. Ancak 2026 yılı genelinde yurt içi satışlarının 2025 yılı ile paralel bir seviyede ilerleyeceğini öngörüyoruz. Bu noktada odağımız sadece satış adetleri değil, operasyonel verimliliği yüksek ve teknolojik dönüşüme öncülük eden modellerle sektördeki nitelikli konumumuzu korumak olacaktır.

Makine sektörü açısından açık konuşmak gerekirse, geçtiğimiz yıl kolay bir yıl olmadı. Küresel belirsizlikler, finansman maliyetleri ve ihracat pazarlarındaki daralma, firmalarımızı ciddi anlamda zorladı. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen sektörümüz bir kez daha dayanıklılığını ve üretim gücünü ortaya koydu. Özellikle İŞİM Kümelenmesi üyeleri, bu dönemde kriz yönetimi reflekslerini güçlendirdi. Ürün çeşitliliği, hızlı teslim kabiliyeti ve müşteri odaklı yaklaşım sayesinde pek çok firma yılı ayakta kapatmayı başardı. Bu, Türkiye makine sektörünün en önemli avantajlarından biridir. Ben şahsen 2025’i, sektörün “zorlanarak olgunlaştığı” bir yıl olarak görüyorum. 2025’te en çok zorlandığımız başlıkların başında finansmana erişim geldi. Yüksek faiz ortamı, özellikle KOBİ ölçeğindeki firmaların yatırım iştahını ciddi biçimde baskıladı. Bunun yanında; nitelikli iş gücü eksikliği, artan üretim maliyetleri, ihracatta fiyat rekabetinin zorlaşması ve yerli • 52 üretimde ölçek sorunlarıyla mücadelemiz sektörün temel problemleri arasında yer aldı. Açık söylemek gerekirse, bazı yapısal sorunlarımızı yıllardır konuşuyoruz ama yeterince hızlı çözemiyoruz. Bu noktada sadece firmaların değil, kamu politikalarının da daha cesur ve kararlı olması gerekiyor. İŞİM Kümelenmesi olarak biz bu dönemde, üyelerimiz arasında daha fazla iş birliği, ortak hareket ve bilgi paylaşımı sağlamaya odaklandık. UR-GE projeleri, alım heyetleri ve ortak tanıtım faaliyetleriyle firmalarımızın yükünü hafifletmeye çalıştık. Bugün geldiğimiz noktada hâlâ çözüm bekleyen çok net başlıklar var: Uzun vadeli ve düşük maliyetli finansman eksikliği, nitelikli teknik personel açığı, yerli üretimi önceleyen kamu alımlarının sınırlı kalması ile dijitalleşme ve yeşil dönüşüm yatırımlarında yetersiz destekler. Şunu net söylemek isterim: Türkiye makine sektörü artık “potansiyeli yüksek” bir sektör değil, gerçekten güçlü bir sektördür. Ancak bu gücü tam anlamıyla kullanmamız için sistemin bizi daha fazla desteklemesi gerekiyor. Bu kapsamda, 2026 yılında İŞİM Kümelenmesi olarak çok net önceliklerimiz var. Bunların ilki yerlileştirme ve ithal ikamesidir. Artık bazı ürün gruplarında dışa bağımlılığı azaltmak zorundayız. İkinci olarak ihracatta pazar çeşitliliğini çok önemsiyoruz. Avrupa merkezli düşünme alışkanlığını kırıp Afrika, Orta Asya ve Orta Doğu’da daha kalıcı olmamız gerekiyor. Üçüncüsü, dijitalleşme ve verimlilik çabalarımıza aralıksız devam edeceğiz. Firmalarımızın Endüstri 4.0, yalın üretim ve veri yönetimi konularında daha hızlı ilerlemesini hedefliyoruz. Dördüncüsü ise insan kaynağımızı güçlendirmek için her mecradaki çabalarımızı sürdürmemiz gerekiyor. Çünkü, meslek liseleri, üniversiteler ve sanayi arasındaki bağı güçlendirmeden bu sektörün sürdürülebilirliği mümkün değil. Toparlarsam, 2026’nın, 2025’e göre daha dengeli ve daha öngörülebilir bir yıl olmasını bekliyoruz. Küresel piyasalarda kademeli bir toparlanma sinyali var. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Artık “piyasa düzelirse biz de düzeliriz” dönemini geride bırakmalıyız. Bizim hedefimiz; koşullar ne olursa olsun katma değer üreten, markalaşan ve küresel pazarda söz sahibi olan firmalar yaratmak. Doğru adımlar atılırsa, 2026 yılı makine sektörü için yeniden büyümenin başladığı bir yıl olabilir. Makine sektörü, Türkiye’nin sanayi geleceği açısından stratejik bir alandır. Bu sektör güçlenmeden sanayinin güçlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle; kümelenme yapılarının daha fazla desteklenmesi, sektör temsilcilerinin karar süreçlerine daha fazla dahil edilmesi ve uzun vadeli sanayi politikalarının istikrarlı şekilde uygulanması artık bir tercih değil, zorunluluktur. İŞİM Kümelenmesi olarak bizim vizyonumuz net: Sadece bugünü kurtaran değil, geleceği inşa eden bir yapı olmak. Firmalarımızın dünya pazarlarında daha güçlü, daha görünür ve daha rekabetçi olması için 2026 yılında da kararlılıkla çalışmaya devam edeceğiz.

2025 yılı, kazan ve basınçlı kap sektörü için verilerle de doğrulanan güçlü bir büyüme ve dönüşüm yılı oldu. TÜİK verilerine göre buhar üretim kazanları alt sektöründe (NACE 25.21.13) 2025 yılı cirosu 13,7 milyar TL’ye, üretim değeri ise 14 milyar TL’ye ulaştı. Bu rakamlar, 2020 yılındaki 1,5 milyar TL ciro ve 1,4 milyar TL üretim değeriyle kıyaslandığında, yalnızca beş yılda yaklaşık dokuz kata yaklaşan bir büyümeyi yansıtıyor. Üstelik bu büyüme kitlesel değil, niteliksel bir büyümedir. Girişim sayısı 2020’deki 121’den 2024 itibarıyla 157’ye çıkmış olsa da sektöre girişin önündeki teknik engeller, mühendislik gereksinimleri ve regülasyon yükümlülükleri doğal bir filtre işlevi görmeye devam ediyor. Pazar derinleşiyor; büyüme, fiyat baskısıyla değil değer artışıyla gerçekleşiyor. Firma sayısı yavaş artarken ciro çok daha hızlı artmış, bu da firma başına düşen ekonomik büyüklüğün belirgin biçimde yükseldiğine işaret ediyor. İstihdam cephesinde de dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor: Ciro ve üretim değeri büyük artışlar kaydederken çalışan sayısı neredeyse sabit seyretti. Bu durum, sektörün emek yoğun üretimden bilgi ve mühendislik yoğun üretime geçtiğini, otomasyon ve teknoloji yatırımlarının karşılığını almaya başladığını açıkça gösteriyor. Kişi başı katma değer her geçen yıl artmaya devam ediyor. Bununla birlikte, geride kalan yılda sektörümüzü etkileyen başlıca sorunlar ve geliştirdiğimiz çözüm yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz: 1. Ülkemizin ekonomik koşullarının sektöre yansımaları: Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik konjonktür, başta yüksek enflasyon ve döviz kuru oynaklığı olmak üzere üreticileri doğrudan etkiledi. Artan finansman maliyetleri, yatırım kararlarının ertelenmesine ve işletme sermayesi baskısının derinleşmesine yol açtı. Üretim planlamasındaki belirsizlik hem sipariş yönetimini hem de tedarikçi ilişkilerini güçleştirdi. 2. Yerli ürün kullanımının teşvik edilmesi: Kamu projelerinde ithal ürünlerin yoğun kullanımı, yerli üreticilerin rekabet gücünü kısıtlamayı sürdürdü. Tercih edilen her ithal ürün yurt dışına döviz çıkışına yol açarken, yerli üreticiyi pazar dışına itiyor; fabrikalarımızın üretim kapasitesi atıl kalıyor, istihdam daralıyor ve ülkemizin döviz rezervleri gereksiz yere eriyor. Oysa aynı kalitede ve çoğu zaman daha rekabetçi fiyatlarla üretim yapabilen yerli sanayicilerimiz, bu süreçte hem ekonomik hem de rekabetçi anlamda ciddi kayıplar yaşıyor. 3. Döviz kurunun sabit kalması: Çalışan ücretleri ve genel giderlerin TL bazında hızla artmasına karşın döviz kurunun bu yükselişi karşılayacak düzeyde hareket etmemesi, 2025 yılının rekabet sorunlarından birini doğurdu. Avrupa ve Çin firmalarına kıyasla sahip olduğumuz maliyet avantajı eridi, ihracat fiyatlarımız döviz bazında rekabetçiliğini yitirdi. Diğer yandan, sektörümüzün yapısal dönüşümü sürerken bazı kritik başlıklar gündemdeki yerini hâlâ koruyor. Katma değer verilerine bakıldığında tablo çarpıcı: Buhar kazanı imalatında katma değer 2020’deki 0,4 milyar TL’den 2024’te 3,4 milyar TL’ye yükselerek 8,5 kat arttı. Bu sektör henüz doygun değil; bilgi birikimi arttıkça katma değer daha da yukarı gidecektir. Yerli üretici için ithalat ikamesi potansiyeli de son derece yüksektir. Bu çerçevede 2026’da odaklanacağımız ana başlıkları da şöyle sıralayabilirim: 1. Yerel üretimin ve yerli markaların güçlendirilmesi: Kamu ve özel sektör projelerinde yerli ürünlerin tercih edilmesini destekleyen mevzuat düzenlemeleri ve bilinçlendirme faaliyetleri kararlılıkla sürdürülecek. Sektörümüzün teknik bariyer ve mühendislik gereksinimleri sayesinde oluşan doğal pazar yapısı, yerli üreticiler için güçlü ve istikrarlı bir rekabet zemini sunuyor. 2. İhracatın artırılması ve alternatif pazarlar: Orta Doğu ve Afrika’da hızla gelişen enerji ve sanayi altyapıları, enerji verimli kazan çözümlerimiz için önemli bir talep potansiyeli barındırıyor. Güney Amerika da önümüzdeki dönemde odaklanacağımız yeni pazarlar arasında yer alıyor. Uluslararası fuarlara aktif katılım ve B2B iş birliği forumları bu süreçte kilit rol oynayacak.


2025’i, küresel ve ulusal ölçekte baskıların yoğunlaştığı, buna rağmen Türk makine sektörünün direncini koruduğu bir yıl olarak değerlendiriyoruz. Diğer taraftan, yıllıklandırılmış makine ithalatının 45,6 milyar dolar seviyesine ulaşması ve ihracatın ithalatı karşılama oranının yüzde 62,6 civarında kalması, sektörün teknolojik bağımlılık ve haksız rekabet baskısını halen güçlü biçimde hissettiğine işaret ediyor. Özellikle Çin’den yapılan makine ithalatının hem hacim hem pazar payı bakımından artmaya devam etmesi, iç pazarda yerli üreticilerin marjlarını ve yatırım iştahını aşağı çeken temel unsurlardan biri olmaya devam ediyor. 2025 yılında öne çıkan temel sorun başlıklarını, iç pazarda haksız rekabet ve ithalat baskısı, yüksek finansman maliyetleri ve küresel sanayi döngüsündeki zayıflığın yansımaları şeklinde özetlemek mümkün. İlk olarak, Çin başta olmak üzere bazı ülkelerden gelen, fiyatı olağanüstü düşük, standardı ve uzun vadeli güvenilirliği tartışmalı makineler, iç pazarda yerli imalatçıları hem fiyat hem algı düzeyinde zorluyor. Birçok GTİP grubunda Çin menşeli ürünlerin paylarının • 54 yüzde 50 ila yüzde 80 bandına yerleşmesi; bazı kalemlerde pazarın neredeyse tek kaynağa bağımlı hale gelmesi, pazar yoğunlaşması, yerli katma değerin baskılanması ve orta-uzun vadeli teknoloji bağımlılığı anlamına geliyor. Bu noktada MİB olarak üç ayaklı stratejimizi net biçimde ortaya koymuş bulunuyoruz: İthalat denetimlerinin güçlendirilmesi ve mekanizmaların risk temelli ve güncel verilere dayalı bir erken uyarı sistemi mantığıyla işletilmesi, stratejik ve yüksek yoğunlaşma gösteren makine kalemlerinde ek gümrük vergileri, anti-damping ve telafi edici vergi gibi ticaret politikası araçlarının daha cesur ve seçici biçimde kullanılabilmesi, son olarak piyasa gözetimi ve denetiminin standarda uymayan, iş güvenliği ve enerji verimliliği bakımından riskli ürünlere karşı caydırıcı yaptırımlarla uygulanması. 2026 yılı için ithalat mevzuatı kapsamında yapılan düzenlemelerde, bu önerilerimizin önemli bir kısmının dikkate alındığını gördük. Ancak bu, başı ve sonu belli bir kampanya değil; sürekli ve veriye dayalı şekilde yönetilmesi gereken bir süreçtir. Bu nedenle MİB, kendi çalışmalarıyla Çin payı, toplam ithalat artışı ve yerli katma değer üzerindeki etkileri birlikte değerlendiren analitik bir zeminde kamu otoritelerine katkı sunmayı sürdürmektedir. Diğer yandan, yüksek faiz ortamı ve sıkı para politikasının makine sanayisi üzerindeki etkileri de sürüyor. Sektör hem işletme sermayesi hem yatırım tarafında uzun vadeli ve rekabetçi finansmana ihtiyaç duyuyor. 2025 boyunca özellikle KOBİ ölçekli makine imalatçılarının yeni yatırım kararlarını ertelediği; bazı firmaların ise stok eriterek ve fiyatlarını baskılayarak ayakta kalmaya çalıştığına şâhit olduk. Türk Eximbank ve kamu bankaları üzerinden devreye alınan ihracat kredileri ve alıcı finansmanı mekanizmaları olumlu olmakla birlikte, rakip ülke üreticilerinin kullandığı imkânlarla karşılaştırıldığında hâlâ güçlendirilmesi gereken bir alandır. Üçüncü başlık ise küresel sanayi talebindeki zayıflama ve Avrupa’daki yapısal sorunların yansımalarıdır. Euro Bölgesi imalat PMI verilerinin 2025 yılı boyunca eşik değer etrafında dalgalanması; Almanya ve diğer büyük makine üreticisi ülkelerde siparişlerin ve sabit sermaye oluşumunun zayıf seyri, Türk makine ihracatçılarını da doğrudan etkiledi. Buna rağmen daha yüksek mühendislik içeren ürün gruplarına yönelerek ve ihracat fiyatlarımızı yukarı taşıyarak bu baskıları kısmen telafi etmeyi başardık. Önümüzde çözüm bekleyen konuları ise iki eksende ele almak mümkün: Ülke içi sanayi-ticaret politikası çerçevesi ve Türkiye’nin AB odaklı küresel ticaret mimarisindeki konumu. Özellikle AB’nin yeni serbest ticaret anlaşmaları dalgası ve sanayi stratejisinin yakından takip edilmesi gerekiyor. Ek olarak, AB içinde tartışılan “Made in EU” yaklaşımı ve savunma ile kritik teknolojilere dönük SAFE benzeri programlar, kamu alımları ve teşviklerin giderek daha fazla AB içi üretimi kayıracak biçimde tasarlandığını gösteriyor. Türkiye, Gümrük Birliği ortağı olmasına rağmen bu tanımlardan dışlandığında, özellikle savunma, enerji, ileri üretim teknolojileri ve yüksek katma değerli makine/teçhizat alanlarında tedarik zincirinin ikinci halkasına itilme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Dolayısıyla 2026’da odaklanacağımız ana başlıklardan biri, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türkiye’nin bu yeni sanayi ve ticaret mimarisine dâhil edilmesi yönündeki çabalara somut veri ve argüman desteği sağlamak olacaktır. Türkiye makine sanayisinin AB değer zincirlerine katkısını; yeşil ve dijital dönüşüm gündemine uyumdaki performansını ve AB sermayeli firmaların ülkemizdeki üretim ağlarının önemini ortaya koyan çalışmalarımızı bu amaçla daha da yoğunlaştırmayı planlıyoruz. Bununla birlikte, sanayi ve finansman politikalarının da makine imalatını merkeze alan bir anlayışla tasarlanması gerektiğine inanıyoruz. Yeni teşvik mimarisinde makine imalatının stratejik bir omurga olarak konumlandırılması; yeşil dönüşüm ve ikiz dönüşüm yatırımlarında uluslararası finansman kaynaklarının makine sektörüne yönlendirilmesi ve makine ihracatına mahsus rekabetçi alıcı kredisi modellerinin yaygınlaştırılması için ilgili kurumlarla yakın çalışmayı sürdüreceğiz. Son olarak, 2026 beklentilerimizi de özetlemek isterim. 2026’ya, temkinli ama rasyonel bir iyimserlikle bakıyoruz. Küresel ölçekte parasal sıkılaşmanın kademeli olarak gevşemesi ve finansman maliyetlerindeki olası iyileşme, makine ve teçhizat yatırımlarına olumlu yansıyabilir. Ancak 2025 sonunda da görüldüğü üzere, küresel makine ihracatındaki artışın önemli bir kısmı hâlâ fiyat etkilerinden kaynaklanıyor; gerçek anlamda güçlü bir üretim ve yatırım döngüsüne girmek için zamana ihtiyaç var. 2026’nın özellikle ilk yarısında kârlılık, nakit akışı ve sipariş sürekliliği bakımından dikkatli olunması gerekiyor. İçeride sıkı para politikasının etkileri, dışarıda jeopolitik riskler ve ticaret politikalarındaki belirsizlikler devam ederken, firmalarımızın bilançolarını koruyabilmesi için seçici ve temkinli hareket etmeleri zorunludur. Öte yandan, Avrupa’nın Çin’e aşırı bağımlılığını azaltmak, tedarik zincirlerini çeşitlendirmek ve yakın coğrafyalarda yeni üretim ortakları bulmak zorunda olduğu açıktır. Bu yeniden konumlanma sürecinde Türkiye, sanayi altyapısı, mühendislik kabiliyeti, yeşil ve dijital dönüşüm gündemine uyum çabaları ve Gümrük Birliği bağlarıyla doğal bir adaydır. Ancak AB’nin MERCOSUR ve Hindistan ile imzaladığı STA’lar, Made in EU yaklaşımı ve SAFE benzeri programlar, Türkiye bu yeni mimarinin dışında bırakıldığında avantajdan çok risk üretiyor. Bu nedenle 2026 için beklentimiz, yalnızca küresel talepteki kısmi toparlanmaya değil, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sanayi ve ticaret mimarisini yeniden tanımlayacak adımlara da bağlı. İhracat tarafında Almanya, ABD, İtalya ve Birleşik Krallık gibi ana pazarlardaki konumumuzu korurken; MERCOSUR, Hindistan ve benzeri pazarlarda rekabet gücümüzü koruyabilmemiz, hükümetimizin bu bloklarla STA müzakerelerini hızla derinleştirmesine ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecini bu yeni tabloya göre kurgulamasına bağlı olacak. Aksi halde AB’ye tanınan tarife avantajları hem üçüncü pazarlarda hem de Gümrük Birliği üzerinden iç pazarımızda makine imalatçılarımız aleyhine çalışacaktır. Dolayısıyla 2026’nın, çok hızlı bir büyüme yılı olmaktan ziyade, doğru pozisyon alınırsa orta vadeli sıçramanın zeminini hazırlayan bir yıl olacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde makine sektörü açısından rekabetçiliğin giderek daha bütüncül bir anlam kazandığını da özellikle vurgulamalıyım. Artık yalnızca fiyat ve teslim süresiyle rekabet edilmiyor; ürün güvenliği, enerji verimliliği, emisyonlar, dijitalleşme, veri güvenliği, servis ve bakım hizmetlerinin kalitesi, tedarik zincirlerinde sürdürülebilirlik ve etik standartlar gibi unsurlar da satın alma kararlarını belirleyici hale geliyor. Bu tablo, makine sanayimizin tasarımdan yazılıma, kullanılan malzemeden servis altyapısına ve yaşam döngüsü yönetimine kadar bir bütün olarak ele alınmasını zorunlu kılıyor. Makine imalatı bu anlamda yalnızca bir alt sanayi kolu değil, Türkiye’nin sanayi egemenliği ve teknolojik bağımsızlığının omurgasıdır. Akıllı ticaret politikası araçlarıyla desteklenen, makine sanayisini merkeze alan bir sanayi-finansman mimarisi ve Avrupa Birliği ile rasyonel temelde yürütülecek bir yeniden konumlanma süreci sayesinde, Türk makine sektörünün küresel değer zincirlerinde çok daha güçlü bir yer edinebileceğine inanıyoruz. Bu çerçevede hem iç pazarda eşit rekabet koşullarının sağlanması hem de dış pazarlarda uzun vadeli, teknoloji odaklı bir konumlanmanın desteklenmesi, önümüzdeki dönemin temel önceliği olmalıdır.

Türk plastik sektörü 2025 yılında, küresel talep daralması, jeopolitik gerilimler ve finansmana erişimde yaşanan zorluklara rağmen dirençli bir performans sergiledi. 2024 yılında üretimde yaşanan gerilemenin ardından 2025 verileri, sektörümüzün dengelenme sürecine girdiğini gösteriyor. Ham madde, mamul, makine ve geri dönüşüm alt bileşenleriyle birlikte değerlendirdiğimizde, plastik sanayimizin yapısal dayanıklılığını koruduğunu söyleyebiliriz. İhracat tarafında 2025 yılı karma ancak dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor: Ham madde ihracatı miktar bazında yüzde 8,1 artış gösterirken değer bazında 3,4 milyar dolar seviyesinde yatay seyretti. Mamul ihracatı ise yüzde 4,1 artışla 7,7 milyar dolara ulaşırken, birim fiyatlardaki yüzde 2,3’lük artış katma değer üretimindeki iyileşmeye işaret ediyor. Sektörün doğrudan ihracatı toplamda 11 milyar dolar seviyesine yaklaşırken, dolaylı ihracat da dikkate alındığında plastik sektörünün toplam ihracat katkısının çok daha yüksek • 56 bir düzeye ulaştığını ifade etmek gerekir. Ancak üretimin önemli bir kısmının ihracata yönelmesi, iç pazarın zayıflığı nedeniyle sektörümüzü dış talep koşullarına daha bağımlı hale getirmektedir. Üretim cephesinde ise mamul tarafında yüzde 8,4’lük değer bazlı artışla 49,7 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşılmış olması sevindiricidir. Miktar bazında yüzde 3,3’lük artışa ek olarak birim değerlerdeki yükseliş, firmalarımızın daha nitelikli ve yüksek performanslı ürünlere yöneldiğini gösteriyor. Ham madde üretiminde ise miktar artışına rağmen küresel fiyat gerilemelerinin etkisiyle değer bazında sınırlı bir düşüş yaşanıyor. Buna karşılık ham madde ithalatının 11,3 milyar dolar seviyesinde seyretmesi, sektörümüzün dışa bağımlılık gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor. Bu kapsamda, uzun vadede rekabet gücümüzü kalıcı şekilde artırmak için petrokimya yatırımlarının stratejik öneminin devam ettiğini de söyleyebiliriz. Bu genel çerçeve içinde özellikle plastik işleme makineleri sektörünü ayrı bir parantezle değerlendirmek gerekir. 2025 yılında makine ihracatı 297 milyon dolar seviyesinde gerçekleşirken, ithalatın 742 milyon dolar olması dış ticaret dengesindeki yapısal soruna işaret etmektedir. Küresel ölçekte yatırım iştahının zayıf seyretmesi ihracatı baskılamış olsa da asıl dikkat edilmesi gereken husus ithal makinelerin iç pazardaki artan payıdır. Yerli makine üreticilerimiz enerji verimliliği yüksek, dijital kontrol sistemlerine sahip ve yüksek hassasiyetle çalışan makineler geliştirmelerine rağmen, özellikle fiyat odaklı rekabet nedeniyle iç pazarda yeterince tercih edilmiyorlar. Bu, üzerinde düşünmemiz gereken stratejik bir konudur. Plastik işleme makineleri sektörü yalnızca bir alt segment değil; sektörümüzün teknoloji üretme kapasitesinin göstergesidir. Makine üretiminde güçlenmeden mamulde kalıcı rekabet üstünlüğü sağlamak mümkün değildir. Geri dönüşüm tarafında da kapasite artışı ve kalite standardizasyonu yönünde ilerlemeler kaydediyoruz. Döngüsel ekonomi yaklaşımı ve karbon ayak izi azaltımı artık yalnızca çevresel bir tercih değil, ihracat pazarlarında rekabet edebilmenin temel koşulu haline geldi. Bu noktada hem ham madde hem makine tarafında sürdürülebilirlik odaklı yatırımların hız kazanması büyük önem taşıyor. Önümüzdeki dönemde sektörümüzün performansını belirleyecek temel unsurlar; küresel ticaret politikalarının seyri, Avrupa’daki ekonomik görünüm ve iç piyasada yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik atılacak adımlar olacak. Türk plastik sektörü 2025 yılında zorlu koşullara rağmen üretim kapasitesini koruyan, mamulde katma değerini artıran ve makine tarafında teknoloji geliştirme iddiasını sürdüren bir görünüm sergiledi. Sürdürülebilir ve dengeli bir büyüme için hem güçlü bir iç pazar hem de çeşitlendirilmiş ihracat yapısının birlikte inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu doğrultuda sektörümüzün tüm paydaşlarıyla birlikte çalışmaya devam edeceğiz.

Türkiye pompa ve vana sektörü, makine sanayisinin temel yapı taşlarından biri olarak konumunu güçlendiriyor. Su ve atık su altyapısı, enerji, sulama, HVAC ve proses sanayileri gibi kritik alanlara hizmet veren sektörümüz, ağırlıklı olarak iç pazar odaklı bir yapıdan, küresel tedarik zincirlerine entegre olmuş rekabetçi bir ihracatçı yapıya evrildi. 2025 yılında da sektörümüz, ülkenin kalkınması açısından stratejik bir “tamamlayıcı sanayi” olma özelliğini sürdürdü. Dökümden talaşlı imalata, test ve belgelendirmeye kadar uzanan dikey entegre üretim yapısı sayesinde Türk pompa ve vana üreticileri; altyapı yatırımlarına, sanayide modernleşme projelerine ve bölgesel talep dalgalanmalarına hızlı ve esnek biçimde yanıt verebildiler. 2025’te yaklaşık 1,6 ila 1,8 milyar dolar büyüklüğe ulaşan iç pazar; kentleşme, su yönetimi projeleri ve enerji ile sanayi tesislerinden gelen taleple şekillendi. Finansal koşulların iç talebi sınırladığı bir ortamda sektörümüz, üretim istikrarını büyük ölçüde ihracata dayalı kapasite kullanımıyla korumayı başardı. Bu açıdan 2025 yılı, sektörümüz açısından bir “denge arayışı” dönemi olarak öne çıktı. Yüksek faiz oranları iç pazarda talebi baskılarken, ihracata yönelik üretim güçlü seyrini sürdürdü. Toplam üretim kapasitemiz yaklaşık 3,5 milyar dolar seviyesine ulaşırken, kapasite kullanımını ağırlıklı olarak dış pazarlar destekledi. Pompa ve vana ihracatı 2025 yılında yaklaşık 2,2 ila 2,3 milyar dolar aralığında gerçekleşirken, yıllık bazda yaklaşık yüzde 7 büyüme kaydedildi. Sektörümüz, Türkiye’nin toplam makine ihracatının da yaklaşık yüzde 9,5 ila yüzde 10’unu oluşturdu. Almanya, ABD, Birleşik Krallık, Irak ve İtalya başlıca ihracat pazarlarımız arasında yer alırken, 2025 yılındaki dikkat çekici bir gelişme, katma değeri daha yüksek ürünlere yönelimin artmasıydı. İmalat ihracatının yaklaşık yüzde 40’ının orta-yüksek teknoloji grubundan gelmesi, sektörümüzün fiyat odaklı rekabetten uzaklaşma eğilimini de gösterdi. Küresel ölçekte Türk pompa ve vana üreticileri, artık yalnızca “düşük maliyetli” değil, “kalite-değer dengesi” sunan tedarikçiler olarak konumlanıyorlar. Santrifüj pompalar ve yangın vanaları gibi bazı niş alanlarda ise Türk firmaları üretim hacmi açısından dünyada ilk sıralarda yer alıyor. CE, ISO ve UL/FM gibi uluslararası standartlara uyum gücümüz de Avrupa Birliği ve Kuzey Amerika pazarlarına erişimimizi güçlendiriyor. 2025 yılında küresel vana pazarının 80 milyar doları aşmasına karşın, Türkiye’nin stratejisi; enerji verimli pompalar ve akıllı vana sistemleri gibi hızlı büyüyen ve teknoloji odaklı segmentlerde payını artırmak oldu. 2026 yılına yönelik yol haritasını ise iki ana eksende şekillendiriyoruz: Sürdürülebilirlik ve dijitalleşme. Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasına (CBAM) uyum, sektörümüzün öncelikli hedefidir. Üreticiler; IE3-IE4 verimlilik sınıfında motorlar, düşük karbonlu döküm teknolojileri ve çevre dostu üretim süreçlerine yönelik yatırımlarını hızlandırıyorlar. Dijital dönüşüm de ivme kazanmaya devam ediyor. IoT tabanlı pompa ve vana çözümleri, kestirimci bakım sistemleri ve akıllı izleme teknolojileri Ar-Ge gündeminin merkezine yerleşmiş durumda. Bu alanların, sektörün küresel su, enerji ve endüstriyel pazarlardaki rekabet gücünü artırmasını bekliyoruz. İhracat pazarlarının çeşitlendirilmesi de bir diğer stratejik hedefimiz olarak söylenebilir. AB pazarındaki güçlü konumumuzu korurken; Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika’daki altyapı projelerine yönelik açılımı önemsiyoruz. Bu kapsamda 2026 yılı için sektörümüzün toplam ihracat hedefini de yaklaşık 2,5 milyar dolar olarak belirledik. POMSAD, bu dönüşüm sürecinde koordinatör rolünü sürdürmeye devam ediyor. Derneğimizin 11-12 Aralık tarihlerinde Ankara’da, ODTÜ’de düzenleyeceği 12’nci Kongresinde, “Akışta Üçlü Güç: İnsan-Makine-Yapay Zekâ” temasıyla sektörümüzün Ar-Ge kapasitesini ve stratejik vizyonunu ortaya koyacağız. Türkiye pompa ve vana sektörü 2026’ya girerken dayanıklı ve stratejik bir sanayi kolu olarak öne çıkıyor. İhracatla büyümeyi sürdürebilmemiz, teknolojik yetkinliğimizi derinleştirmemiz ve küresel sürdürülebilirlik gereklilikleriyle uyum sağlamamız; güçlü üretim altyapımızı uzun vadeli ve yüksek katma değerli küresel rekabet gücüne dönüştürmemizde belirleyici olacaktır.

Robotik, otomasyon ve yüksek teknoloji odaklı makine sektörü açısından 2025 yılı, güçlü temkinli bir bekleyişin hâkim olduğu bir dönem olarak geride kaldı. 2024 yılında başlayan yatırımların yavaşlaması, yüksek enflasyon ve finansmana erişimde karşılaşılan zorluklar, yılın neredeyse tamamında sektör üzerindeki baskıyı sürdürdü. Yılın ikinci yarısında para politikalarına ilişkin daha öngörülebilir bir çerçevenin oluşması, belirsizlikleri kısmen azaltmış olsa da bu durum henüz yatırım iştahını belirgin biçimde artıracak seviyelerden maalesef uzak görünüyor. 2025 yılı, firmalarımızın büyümek yerine kendilerini korumaya aldığı ve hatta yılı en az zararla atlatmaya çalıştığı; sonraki döneme hazırlık yapmaya odaklanılan bir yıl olarak akıllarda kalacaktır. Geride kalan süreçte sektörün en belirgin sorunları ise artan işçi maliyetleri, kur ile enflasyon arasındaki dengesizlik ve ihracat pazarlarında yaşanan daralma olmuştur. Özellikle Avrupa pazarında, Almanya merkezli ve özellikle otomotiv ve beyaz eşya sektöründeki yavaşlama, ülkemizdeki robotik ve otomasyon yatırımlarını doğrudan etkilemiş, • 58 birçok projede erteleme ya da yeniden ölçeklendirme yoluna gidilmiştir. Bu ortamda firmalar yeni yatırımdan çok mevcut projeleri tamamlamaya ve nakit akışını korumaya yönelmiştir. Bazı firmalar için ABD, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgeler yeni fırsatlar sunmuş olsa da sektör genelinde daha temkinli, riskleri sınırlamayı hedefleyen bir yaklaşım öne çıkmıştır. Makine ve robotik sektörünün bugün hâlâ çözüm bekleyen temel başlıkları arasında, yüksek teknolojili üretimde yerli mühendislik oranının artırılması ve finansmana erişimin daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulması yer almaktadır. Komponent bazında ithalata olan bağımlılık, rekabet gücünü sınırlayan bir sorun olmaya devam etmektedir. Önümüzdeki dönemde sektörün odak noktası; yerli mühendislik kapasitesinin daha etkin kullanılması, sistem entegrasyonu yetkinliğinin geliştirilmesi ve savunma sanayisi, otomotiv, beyaz eşya ve gıda gibi ana sektörlerle kurulan iş birliklerinin güçlendirilmesi olacaktır. Özellikle büyük ölçekli yabancı yatırımlarda yerli entegratörlerin sürece daha fazla dâhil edilmesini sağlayacak mekanizmaların hayata geçirilmesi, artık bir tercih değil gereklilik olarak görülmelidir. 2026 yılına yönelik beklentiler ise 2025’e kıyasla daha olumlu bir çerçevede şekillenmektedir. Para politikalarında istikrarın korunması ve finansman koşullarında kademeli de olsa bir iyileşme sağlanması halinde, ertelenen yatırımların yeniden gündeme gelmesi muhtemeldir. Otomasyon ve robotik yatırımlarının maliyet baskısı altında çalışan sanayi için bir alternatif değil zorunluluk haline gelmesi, sektör açısından önemli bir talep potansiyeli yaratmaktadır. Bu sürecin doğru politikalarla desteklenmesi halinde 2026’nın yeniden büyüme ivmesinin yakalandığı bir yıl olması muhtemeldir. Küresel çatışmalar ve rekabet koşullarının giderek sertleştiği bir ortamda yüksek teknolojiye dayalı üretimin sürdürülebilir büyümenin temel unsurlarından biri olduğu artık reddedilemeyen bir gerçektir. Robot yatırımları yalnızca bugünün verimlilik ihtiyaçlarına cevap vermemekte, aynı zamanda ürünün gelecekteki rekabet gücünü de belirlemektedir. Bu nedenle kısa vadeli dalgalanmalardan bağımsız, uzun vadeli sanayi politikalarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Kritik parçaların yerlileştirilmesi ve yerli mühendislik kapasitesinin korunması ve geliştirilmesi ise bu sürecin vazgeçilmez bir parçası olmalıdır.

Tarımsal mekanizasyon makinelerinin bir yatırım aracı olmasından bahisle traktör ve ekipman satışı, çiftçi gelirleriyle çok yakından ilgilidir. Tarımın doğa koşullarına yüksek derecede bağımlı olması, girdi fiyatlarında yaşanan olağanüstü dalgalanmalar, uluslararası emtia borsalarındaki ürün fiyatları, tarımsal destekler, kredi faiz oranları, sübvansiyon politikaları ve krediye erişim koşulları gibi birçok değişken, çiftçi gelirlerini doğrudan etkiler. Bunun yanı sıra, tarımsal üretimde yaygın olarak uygulanan sözleşmeli üretim modelleri dışında, üretim aşamasında kârlılığın ve satış fiyatlarının önceden net biçimde hesaplanamaması da çiftçi gelirlerine yönelik sağlıklı öngörülerin yapılmasını zorlaştırır. Bu çerçevede; tarımsal kredilerin koşulları, devlet destekleri, iklim ve hava olayları ile gübre, akaryakıt, tohum, yem ve ilaç gibi temel girdilerin fiyatları ile ürün fiyatları arasındaki denge, her zamanki gibi çiftçi gelirlerinde belirleyici olmaya devam edecektir. Üretim sürecine, ürünün hangi fiyattan satılacağının önceden bilinmeden başlanması, tarım sektörünün en temel yapısal sorunlarından biridir. Bu durum da doğal olarak tarım makineleri sektörünü doğrudan etkilemektedir. Sonuç olarak; 2023 yılında pazarın kayda değer biçimde büyümesinin ardından, 2024 yılının ikinci yarısından itibaren genel ekonomide yaşanan yavaşlama, yüksek faiz oranları, tarım işletmelerinin krediye erişimde yaşadığı zorluklar, hasat sonrası ürün fiyatlarının beklentilerin altında kalması, iklim değişikliğinin etkileri (kuraklık ve son dönemde yaşanan zirai don olayları), reel enflasyon-düşük kur sarmalı ve küresel pazarlardaki daralma, sektör dinamiklerini olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir. Traktör segmentinde 2025 yılında 42.734 adet traktör üretilmiş olup, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41’lik bir azalma görülmektedir. Son dört yılın verileri dikkate alındığında ise 2025 yılındaki gerileme yüzde 47,7 seviyesindedir. Diğer yandan “Tarım Makineleri Sanayi Üretim Endeksi (2021:100)” verilerine göre endeks 82 ortalamayla -yılın ilk 11 ayındabir önceki yıla göre yüzde 26 gerilemiştir. Endeks, Kasım 2025’te 57,4 puan ile son yılların en düşük seviyesini görmüştür. Diğer yandan, tarım makineleri sektöründe 2025 yılı ihracatımız (serbest bölgeler hariç), 2024 yılı seviyesine göre değer bazında yüzde 1,9 azalmış ve 1 milyar 446 milyon dolar seviyesine gerilemiştir. Bu verilerle sektörümüz, genel makine sektörler sıralamasında 23 sektör arasında altıncı sırada yer almıştır. ABD’ye gerçekleşen ihracattaki azalma, sektör ihracatındaki gerilemenin en önemli sebebidir. Diğer yandan bu dönemde kilogram başına düşen ihracatımız 5,8 dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde en önemli pazarlarımız sırasıyla İtalya, ABD, Azerbaycan, Irak, Rusya, Özbekistan, Fransa, Ukrayna, Almanya ve Bulgaristan olmuştur. Son verilere göre 2025 yılı ithalatımız ise 2024 yılı seviyesine göre yüzde 15,3 azalmış ve 1 milyar seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu verilerle sektörümüzün dış ticaret fazlası 415 milyon dolar olmuştur. 2026 yılı için sektörümüzde iç piyasa, yine büyük ölçüde çiftçi gelirine bağlı olacaktır. Genel olarak 2026’ya yönelik beklentilerse, kredi koşulları, kamu destekleri ve tarımsal gelirlerdeki olası iyileşmelere bağlı olarak temkinli bir toparlanmaya işaret etmektedir. 2025 yılında küresel tarım makineleri pazarlarındaki genel eğilim, zayıf talep ve temkinli yatırım davranışı yönündeydi. Birçok ülkede ikinci el makine pazarının görece güçlü seyri, yeni makine talebini sınırlayan önemli bir unsur olmaya devam ediyor. Bu kapsamda küreselde sektörün 2026 yılında yüzde 5 daralması beklenebilir. Diğer yandan, 2026 yılında Türkiye için Avustralya ve Yeni Zelanda, ardından Batı Avrupa ve Afrika, büyüme potansiyeli en yüksek bölgeler olarak öne çıkacaktır. Ülkemiz (traktör hariç) tarım makineleri endüstrisi içinse komşularımız Irak, Rusya, Gürcistan, Bulgaristan ve İran, Türk Cumhuriyetlerinden Azerbaycan, Özbekistan ve Kazakistan yine önemini koruyacaktır. Bununla birlikte, Kuzey Afrika ülkelerinden Cezayir, Fas ve Mısır, Güney Amerika’da Meksika, Brezilya ile Kuzey Amerika’da ABD ön plana çıkan ülkelerin başında gelmektedir.

Türk tekstil makineleri sektörü, diğer birçok sektör gibi 2025 yılında zorluklar yaşadı. Üretim maliyetlerindeki artış, küreseldeki rekabetçiliğimizi olumsuz etkiledi. Özellikle ülkemizdeki tekstil ve hazır giyim sektörlerinde yaşanan daralmalar da sektörümüzün iç piyasadaki satışlarında etkili oldu. Ancak her şeye rağmen ihracat pazarlarındaki gücünü korumaya çalışan, gelişen yeni tekstil pazarlarına ihracat gerçekleştirebilen sektörümüzün 2025 yılında gerçekleştirdiği ihracat, yüzde 9,5’lik artışla 1 milyar 69 milyon dolar olarak kaydedildi. Bu artışın içerisinde elbette ihracat pazarlarımıza gönderilen makinelerimizin olmasının yanı sıra Mısır’a tekstil ve hazır giyim üreticilerinin taşınmalarının devam etmesi ve ülkemizde kapanan tekstil ve hazır giyim fabrikalarındaki makinelerin ikinci el olarak diğer tekstil pazarlarına ihracatının gerçekleştirilmesi de etkiliydi. 2025 yılının ocak-kasım dönemindeki tekstil makineleri ithalatı ise yüzde 20 azalarak 1,1 milyar dolar seviyelerinde gerçekleşti. Enerji, ham madde ve işçilik fiyatlarındaki artış, rekabetçiliğin • 60 devamı için aynı oranda üretici firmalarımızın makine satış fiyatlarına maalesef yansıyamıyor. Avrupa’dan daha uygun, Çin’den daha kaliteli olarak yıllardır standartları kısaca özetlenebilen sektörümüzün maliyetleri artık maalesef Avrupa seviyelerine ulaşmış durumda. Diğer taraftan Çin de fiyat avantajına kaliteyi de eklemeye başladı. Bu değişen şartlar altında, her şeye rağmen üreticilerimiz özellikle Ar-Ge yatırımlarını sürdürmeye devam etmiş, ihracat pazarlarındaki gücünü korumayı sürdürmüş ve yeni gelişen tekstil pazarlarındaki fırsatları değerlendirmek adına faaliyetlerini devam ettirmiştir. Tekstil makineleri ihracatımızı 2024 yılına göre 2025 yılında artırdığımız başlıca ülkeler Mısır, Pakistan ve Hindistan olurken, Özbekistan, Bangladeş, Rusya ve İran gibi pazarlar da önemini korudular. Fas, Tunus ve Cezayir bölgesiyle birlikte Portekiz ve Rusya da sektörümüz için potansiyel taşıyan, ihracatımızı arttırabileceğimiz hedef bölgeler olarak görülebilir. Söz konusu bu pazarlara en çok boya apre makineleri, denim makineleri, baskı makineleri, kalite kontrol ve serim-kesim makineleri ihracatı gerçekleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra tekstil makineleri yedek parçaları da söz konusu ülkelere ihracatımızda önemli kalemlerden birisi olmuştur. Büyüme fırsatları bazı pazarlarda güncelliğini koruyor. Bu pazarlarda rekabetçiliğimizi güçlendirmek adına enerji tasarrufu sağlayabilen, üretim verimliliğini artırabilen yeni teknolojilerimizin ön plana çıkması ve gerekli ilgiyi görmesi, sektör ihracatımızın artışı için önemli unsurlardan birisi olacaktır. Rekabet avantajlarımızı artırmamız, öncelikle üretim maliyetlerinde daha kontrol edilebilir ve yönetilebilir bir süreci gerektiriyor. Kalitesinden ödün vermeden, her türlü şarta rağmen üretim gücünü koruyabilen firmalarımızın ürünlerinin ve yeni geliştirilen teknolojilerimizin hedef pazarlarda pazarlanabilmesi için yönetilebilir bir fiyat algımızın olması ve finansman enstrümanlarının da diğer ülkelere nazaran rekabetçi olabilmesi gerekli. Böylelikle uygun zemin ve ekonomik atmosfer sağlandığı takdirde, kalite ve standartlar konusunda Avrupa ile rekabet edebildiğimiz makinelerimizde daha da avantajlı bir pozisyona geçebiliriz. Diğer yandan, tekstil sektöründeki hareketi, küresel alıcıların tercihleri ve yönelimleri belirliyor. Yine bu kapsamda tekstil sektörümüz için yeşil dönüşüm, sürdürülebilirlik konuları ana gündem maddelerinden birisi olmaya devam edecektir. Bu konuda sektörümüzün tekstil sanayisinin üretim süreçlerinde sürdürülebilirliğine katkı sunan, temiz üretim sağlayan teknolojilerimizin de ön plana çıkartılması ve tercih edilmeleri hususunda çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Bununla ilgili geçtiğimiz yıl TİM bünyesindeki tekstil sektörü birlik yöneticileri ile ortak bir istişare toplantısı gerçekleştirdik. Bu toplantıda sektörümüzün sürdürülebilirliğe katkılarını anlattık ve 25 üye firmamızın bu alandaki yeniliklerini, teknolojilerini bir sunum ile yetkililere sunduk. Enerji, su tasarrufu ve üretim verimliliği konularında önemli mesafeler kat eden firmalarımız var. Önümüzdeki dönemde de sürdürülebilirliğe katkı sunan, verimlilik odaklı teknolojilerin trendi belirleyebileceğini söyleyebiliriz.

Geride bıraktığımız yıl, takım tezgâhları sektörü açısından net biçimde “denge arayışı” olarak tanımlayabileceğimiz bir yıl oldu. Küresel ölçekte yaşanan ekonomik belirsizlikler, yatırım iştahındaki daralma, jeopolitik riskler ve artan finansman maliyetleri, sektörümüz üzerinde doğrudan baskı yarattı. İç pazarda ise talep yavaşlaması, maliyet artışları ve yatırım kararlarının ertelenmesi, sanayiciyi daha temkinli hareket etmeye zorladı. Bununla birlikte 2025, sektörün stratejik öneminin bir kez daha net biçimde ortaya çıktığı bir yıl oldu. Takım tezgâhları sektörü yalnızca makine üreten veya tedarik eden bir alan değil; savunma ve havacılıktan otomotive, kalıptan medikale kadar yüksek katma değerli üretimin temel yapı taşlarından biridir. Dolayısıyla bu sektörde yaşanan her dalgalanma, sanayinin tamamına yansıyan zincirleme etkiler yaratır. 2025’i değerlendirirken altını çizmemiz gereken bir diğer unsur da sektörün dayanıklılığıdır. Tüm baskılara rağmen üretimini, ihracatını ve teknoloji yatırımlarını sürdürmeye çalışan talaşlı imalatçılar; sektörün uzun vadeli potansiyeline olan inancını koruduğunu göstermiştir. 2025 yılında sektörümüzü zorlayan sorunların başında talep daralması ve yatırım yavaşlaması geldi. Hem iç pazarda hem de ihracat pazarlarında makine yatırımlarının ertelenmesi, sipariş hacimlerini doğrudan etkiledi. Buna ek olarak yüksek faiz oranları ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler, yatırım kararlarının ötelenmesine neden oldu. Bir diğer önemli başlık, maliyet baskılarıydı. Enerji, işçilik, ham madde ve döviz kurlarındaki artış, üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltti. Özellikle KOBİ ölçeğindeki üreticiler bu baskıyı daha yoğun hissetti. Sektörde faaliyet gösteren firmaların yaklaşık yüzde 20 ila yüzde 30’luk bir kesimi, 2025 itibarıyla finansal ve operasyonel açıdan ciddi bir baskı altında kaldı. Bizi en çok endişelendiren nokta ise maliyet baskısı sebebiyle Ar-Ge’de yavaşlama olmasıydı. Bu durumun, bir sonraki dönemin ileri teknolojili üretimini ve rekabetçiliğini doğrudan olumsuz etkileyeceğini düşünüyoruz. Çözüm tarafında ise talaşlı imalat sanayisi daha verimli üretim modellerine yöneldi, maliyet yönetimi ve dijitalleşme yatırımlarına ağırlık verdi. TİAD olarak biz de üyelerimizi yalnızca makine satışı değil; üretim danışmanlığı, teknoloji transferi, servis, eğitim ve dijital dönüşüm alanlarında daha kapsamlı çözüm ortaklıkları geliştirmeye teşvik ettik. Makine sektörü ve özelde takım tezgâhları alanında çözüm bekleyen sorunların başında nitelikli iş gücü eksikliği geliyor. CNC teknolojileri ileri düzey mühendislik bilgisi gerektiriyor; ancak programlama, bakım ve montaj gibi alanlarda ciddi bir insan kaynağı açığı bulunuyor. Mesleki eğitimin sanayi ihtiyaçlarıyla yeterince örtüşmemesi, bu sorunu daha da derinleştiriyor. Bir diğer yapısal sorun, teknoloji ve komponent bağımlılığıdır. Türkiye’de CNC tezgâhı üretimi, ülke ihtiyacının yalnızca çok sınırlı bir kısmını karşılayabiliyor. Kritik komponentlerde dışa bağımlılık hem maliyetleri artırıyor hem de rekabet gücünü zayıflatıyor. Bu nedenle komponent üretiminde yerlileşme, önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından biri olmaya devam edecektir. 2026 yılında odaklanacağımız ana konularsa finansmana erişimin kolaylaştırılması, yatırım teşviklerinin güncellenmesi ve dijitalleşme ile otomasyon yatırımlarının desteklenmesi olacak. Ayrıca gümrük politikalarının yerli üretimi gerçekten koruyacak şekilde dengelenmesi ve İGV uygulamasının yeniden değerlendirilmesi de sektör açısından kritik öneme sahip. 2026 yılına girerken temkinli bir iyimserlik içindeyiz. Küresel belirsizliklerin kısa vadede tamamen ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi olmayabilir; ancak orta ve uzun vadede Türkiye’nin yüksek teknoloji ve katma değerli üretim hedefleri, takım tezgâhları sektörü için önemli fırsatlar barındırıyor. Savunma sanayisi, otomotiv, enerji ve havacılık gibi alanlarda yerli ve milli üretim politikalarının güçlenmesi, nitelikli takım tezgâhı ihtiyacını artıracaktır. Bu da doğru politikalar ve destek mekanizmalarıyla birleştiğinde sektörümüz için yeni bir büyüme alanı yaratabilir. Özellikle teknolojiye yatırım yapan, dijitalleşmeyi ve otomasyonu iş modeline entegre eden firmaların 2026 yılında rekabet avantajı elde edeceğini öngörüyoruz. Doğru adımlar atıldığı takdirde, takım tezgâhları sektörü Türkiye’nin yüksek teknoloji yolculuğunda en güçlü ve en güvenilir paydaşlarından biri olmaya devam edecektir. Biz de bu sürecin hem takipçisi hem de aktif bir parçası olmayı sürdüreceğiz.
